Onu tanıdığımda daha otuzlu yaşlara yeni adım atmıştım. Hani her şeyi yapabileceğinizi, hani dağları devirebileceğinizi hissettiğiniz yıllar var ya,
o senelerin içinde çıktı karşıma…
Beklemediğim, hiç ihtimal vermediğim bir karşılaşmaydı bu…
Uzun zamandır suyu bekleyen toprağın ona kavuşma anı gibi, geciken trenin, uzaktan gelen sesini duyduğun an gibi…
Terden sırılsıklam olduğum, boğazımın kuruduğu, sesimin çıkmadığı, kalp atışlarımı çok rahat duyduğum, hücrelerime kadar titrediğim o anı, dün gibi hatırlıyorum…
Küçücük kaldım karşısında.
Ben çocuk gibi, şefkatine muhtaç bir şekilde ona bakmaya çalışırken, nur kaplı eli deydi sanki saçlarıma, sevecen, var ile yok arası bir okşayış ki, beni sakinleştirmenin ötesinde, ait olduğum dünyanın dışına götürüverdi…
Zayıf biri değilim aslında, neden kendimi böyle hissettim bilemiyorum…
Eğilmez sandığım başımı ayaklarının altına serebilecek kadar mazlumlaştım…
Sert ötesi bir tavır sergileyen duygularımla şekillenen bakışlarım, o olmazsa, nefes bile alamaz hale büründü.
Ellerim, değil dokunmak, eteğine yapışmak ve bırakmamak üzere kurgulanmıştı sanki, çocuk gibi…
Konuşsun istiyordum bakmaktan imtina ederek yüzüne, konuşsun…
Bana söyleyecek birkaç lafına öğle ihtiyacım vardı ki?
Ey yüzünü tariflemekten aciz, şeklini anlatamayacağım kadar güzel, sevgili…
Beni içinde eriten aşkına muhtaç kılan, beni kalıpların dışında şekillendiren öğreti,
ben benden öte, seninle anılmayı isteyen bir aciz, rüyamda bile göremediğim, hayallerimin mahsulü, gerçekte beraber olamayacağımı bildiğim bir sevda masalının kahramanı…
Beni benden al diyemeyecek kadar bana uzak kalan veli. Geceleri, senin kadar büyük olmasa da etkileyici kılan, ay ışığında yere yansıyan, sandukanın gölgesi…
O küçücük türbeden yayılan nurun gücü, uyuyan şehri sararken huzur kaplıyor bedenimi…
Ve ruhumu teslim ettiğim sevgiye sarılarak, iniyorum merdivenlerden, adım adım Dünya'ya, Üsküdar'a doğru…
Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerinden ayrılırken, hayallerden gerçeğe değil gerçeklerden hayallere doğru, gidiyorum