Köşe Yazarları > İrfan NİŞANCIK > İlk şiiri "Hammal'ı Adapazarı İdadisi'nde kaleme aldı, Sait Faik
IMKB 100 : 57.331 %(-1,33)
Dolar : 1,8235 TL
Euro : 2,3180 TL

İlk şiiri "Hammal'ı Adapazarı İdadisi'nde kaleme aldı, Sait Faik

29 Ocak 2012 Pazar

Sait Faik'in yazı yazmağa ne zaman başladı-ğını kesin olarak bilemiyoruz. "Hammal" adlı ilk şiir denemesini Adapazarı'nda iken yaptığı ve bunu da yayımladığı söylenmektedir. Bur-sa Lisesi'ni bitirip İstanbul'a döndükten sonra, şiirlerini Meşale dergisine göndermeye başla-mıştır. Varlık Dergisi'nin 408 inci sayısında yayımlanan "Sait Faik'in İlk Şiirleri" başlıklı yazıda, bu şiirler hakkında şunları okuyoruz: "Şiirlerde, yazıldığı çağın estetiğinden izler var. Faruk Nafiz, Necip Fazıl ve Yedi Meşale arası tesirler altında kaldığı belli. Henüz yirmi bir veya yirmi iki yaşında bulunan, üstelik de şiirden ziyade hikâyeye yeteneği olan bir sa-natçıdan zaten daha fazlası beklenemezdi. Yalnız bu şiirde, sonradan hikâyelerinde göz kamaştıracak olan orijinal imajlar ve temalardan ilk izlere rastlanmıyor da değil. "Şiirlerle birlikte gönderdiği mektupta, "bu gün size gönderdiğim şu yazılar da o günlerin atılmayan, yırtılmayan mahsulü" dediğine göre, bu şiirlerin 1928 yılından önce yazılmış olması, daha birçoklarının da yırtılıp atıldığı muhtemeldir Onun ilk hikâyesi, İpekli Mendil adını taşır. Bunun yazılışını bir konuşmasında şöyle anlatıyor: "Bursa Lisesinde onuncu sı-nıftaydım, edebiyat hocamız bir vazife yazmamızı istedi. Ben İpekli Mendil isimli bir hikâye yazıp verdim. Ertesi ders, hoca bu hi-kâyemi bütün sınıfa okuttu. Neden okutuyordu bir türlü anlamamıştım. Meğerse hikâyeyi çok beğenmiş, sonra beni yanına çağırıp, eğer böyle yazmakta devam edersen iyi hikâye yazabileceksin sen", dedi. "İşte ilk bu şekilde yazmaya başladım. Hocam, bana daima ce-saret veriyordu. İkinci olarak "Zemberek"i yazdım." "İpek Mendil", bir ipekli mendil imalathanesinden ipekli mendil çalan, ikinci kez çaldığı mendille ağaçtan düşüp ölen bir çocu-ğun hikâyesidir. Bu hikâye, o zamanki hikâye an-layışı yanında bir özellik taşır. "Zemberek" ise, sı-nıfta tek saati olan Celil'in saatinin zembereğinin kırılmasından sonra çocuğun bu adla adlandırılması, sınıfın havası, öğrenci psikolojisi ele alınmıştır. 1925 yılında yazılan bu hikâyelerin yayımı sonradan mümkün olmuştur. Onun basılan ilk yazısı Milliyet Gazetesinin 9 Ocak 1929 tarihli nüshasında yayımlanan "Uçurtmalar" adını taşımaktadır. Bu yazı, Bursa'da uçurtma mevsimini dile getirir. Sait Faik, Grenoble'da iken sanat ile uğraşmıştır. Ancak, orada yazdıklarının neler ol-duğunu bilemiyoruz. İstanbul'a döndükten sonra, Ankara'da yayımlanmakta olan Varlık Dergisi ile mektuplaşmış, yazılarını bu dergiye göndermeğe başlamıştır. Fransa anılarının izlenimlerini taşıyan bu yazıların "Benimle Beraber Seyahatten Dönen-ler" genel başlığı altında yayımlandığını biliyoruz. Bu arada Fransızca'dan çeviriler de yapmakta ve bunları da Varlık Dergisine göndermektedir. Yazı-larının yayımında mütereddittir. Kitap yayımlamayı düşünmüş, vazgeçmiş, sonradan "Semaver" yayımlanmıştır. Grenoble'da iken bir oyun yazmağa başladığı, Burhan Arpad'ın Cumhuriyet Ga-zetesi'nin 14 Mayıs 1964 tarihli nüshasında ya-yımladığı "Sait Faik Oyun Yazarı" adlı yazısından anlaşılmaktadır. Sait'in elyazısı ile 22 sayfa tutan bu deneme, "Hıfzıssıhha" adını taşımaktadır.
"Anadolu Alkatrazı"nda
"Aktefekli Kerim olmak"
Üç yanı deniz ve yapımı dört bin yıla dayanan tarihi bir kalenin surları içinde. Cezaevi olmadan önce Gas-kalılar denilen son "Tunç Çağı" ve "Demir Çağı"da Kızılırmak Nehri kavisi çevresinde ve özellikle Karadeniz Bölgesi'nin dağlık alalarında yaşadığı bilinen yağmacı ve göçebe topluluk tarafından inşaa edil-miş. İnanın bana hala gizemli ve ürkütücü. Taş duvarlarına sinmiş burukluk, rutubet ve sıla hasreti dolu sesleri her an duyuyor gibisiniz. Dört bin yılı çok uzak bir dönemde denizden gelecek saldırı ve tehlikelere karşı kenti korumaya amaçlı olarak yapılan bu mekânda ölen "Gas-ka Askerleri"nin ölüm anı çığ-lıkları, zindanlarında ve hücre-lerinde 115 yıllık Arnavut Halil-'in, 130 yıllık İzmirli Nazif'in, 200 yıllık müebbet Elbasanlı Ramazan'ın ve 150 yıl yatarlı Kurt Haydar'ın "su isteyen", "ekmek isteyen", "güneşi gör-mek isteyen sesleri"ne karış-mış-gitmiş. Sizin o sesleri ayrış-tırmanız için "başka olmanız gerekiyor". Evliya Çelebi'ye bile konu olmuş hali… 1640 yılında anlatırken demir kapı-sını üç yüz demiş, gardiyanlarını dev diye tanımlamış, azılı mahkûmları "kolları demir parmaklıklara bağlı ve bıyıklarından on adam asılır yapılı" olarak özetlemiş, bir kalemde. Gardiyanların burçlarda ejderhalar gibi dolaştığını, değil mahkûmun kuşun bile kaçmasının mümkün olmadığını anlatırda… Okuyanınız bilir, Se-yahatnamesi'nde. Her kim koydu ise adını güzelde yakıştırmıştır, aslında… Bilenler bilir diyeceğim tek-rar bir "Alkatraz Cezaevi" vardır, San Fransisco'da. Kısaca anlatalım isterseniz. 1861 - 1963 yılları arasında cezaevi olarak kullanılmış bir ada aslında, Alkatraz. San Francisco Körfezi'nde sahile 2,4 km uzaklıkta dokuz hektar alana yayılmış olan Alcatraz Adası, ABD'nin en ünlü hapishanelerinden biri olma özelliğini taşıdı. Önceleri İspanyol'ların yönetiminde olan ada, "La Isla de los Alcatraces" (Pelikanlar Adası) adını taşımaktaydı. 1848 yılında ABD yönetimine geçen ada, bir süre San Francisco'nun savunması için askeri amaçlarla kullanıldı. 1868 yılında yapılan, yerli isyancıların önderlerinin tutulduğu hapishane, 1 Ocak 1934 tarihinde federal hapishaneye dönüştürüldü. Di-siplinin sıkı tutulması amacıyla yeni hükümlü alınmayıp, diğer cezaevlerinden tehlikeli hükümlüler buraya nakledildi. 1934 Haziran'ında çeşitli yerlerden 196 tutuklu ve hükümlü bu kaçılması çok zor olan adaya taşındı. Alcatraz Adası, birçok ünlü suçluyu ağırlamıştır. Bunlardan bazıları; Al Capone, Doc Barker, "makineli tüfek" George Kelly, "kuş adam" ya da Alkatraz Kuşçusu olarak bilinen Robert Stroud, Bonnie ve Clyde ikilisinin şoförü Floyd Hamilton ve Alvin Karpis gibi isimlerdi. İşte bizdeki eşinin adı da ona atfen verilmiş ve yakıştırılmı: "Anadolu Alkat-razı".İnanın eksiksiz de öyle hani-yani.1999'da ka-patılıp, müzeye çevrilene kadar şiirlere, şarkılara, filmlere, mektuplara, hatıratlara konu olmuş. Önemli zi-yaretçileri de olmuş, Alkatraz misali. Kırım Hanı Dev-let Giray, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran,Ruhi Su, Burhan Felek, Zekeriya Sertel gibi. Bir de bizim hemşehrimiz "Aktefekli Kerim Korcan" yani Osmanlı Ko-münisti. "Abaza Basri", "Dikmenli Palabey Ha-san" ve "Tangazlı Deli Reşat".Hepsinin özelliği Sakarya toprağından olmaları ve namları ile anılmaları… Bir de 2.Kısım 24.Koğuş'ta olmaları. Ama aynı dönemlerde değil, farklı-farklı yıllarda, belki aynı yatakta, belki aynı kandilin altında, belki de aynı de-mir parmaklıkları tutarak sabahlamışlıkları ile aynı ka-dere sahiplik. Başkaca ortaklık yok… Gezerken bize düşen ne olsa gerek diye sorduk kendimize. Allah kimseyi düşürmeye buralara, kimseyi zindanlarında, hücrelerinde, disiplin kodeslerinde ıslah ettirmesin. Hiç kimseler buralara düşmesin duamızı ederken. Birden "Aktefekli Kerim olmak" hissi düştü içime… 1938'de yargılanıp 12 yıl adıktan sonra son on yılını Sinop Cezaevi'nde geçiren Kerim Korcan, eserlerinde hep cezaevinden bahsetti. İdamlıklar'da, Tatar Ramazan'da ve Linç'te cezaevi şartlarını kaleme alan oldu. Yattığı koğuşta hiç boş vakit geçirmedi, yazdı, düşündüklerini kaleme aldı; sonraları da roman haline getirdi. Milyonlarla buluşturdu, eserlerini… Binlerle paylaştı düşüncelerini. Hep "arka planda kaldı" pek ortalıklara çıkanlardan olmadı. Bakın en yakınlarından Adapazarlı Öykücü Necati Mert nasıl anlatıyor O'NU. "Bir gün bir yerde oturmuş konuşuyorlarmış. Tıpkı bizim dük-kândaki gibi. Gençler, tanıdıklar, meraklılar... Hiç beklenmedik bir anda, galiba birine itiraz yollu, "Ben komünistim" demiş. Dinle-yenler şaşırmış. Hadi ben ve üç beş kişi bu köşeli dile alışığız, ama dükkânda yabancılar var: Kimi alışveriş ediyor, kimi alışverişini bitirmiş de muhabbeti dinlemeye durmuş. Hepsinde yine öyle bir şaşkınlık. Hatta korku. Nasıl olmasın! Yıl, 1982 veya 83. Sıkı-yönetim işbaşında. Tedirgin olanlara döndü, "Bunu ben söylemiyorum, devlet söylüyor" dedi, "….bana, 'Sen komünistsin!' dedi, 12 yıl verdi, ben de yattım. … Bunları diyen, Kerim Korcan. Adapa-zarı'nın Aktefek köyünden. Hemşerimiz. Saat tamircisi Murat ustanın oğlu. Dördüncü sınıfa kadar okuyor, sonra berber çıraklığı, kahvecilik, marangozluk... 20'sine basmadan da cezaevi: O meşhur Sultanahmet, yine o meşhuur Sinop. Hani "Dışarıda deli dal-galar/Gelir duvarları yalar" var ya, o Sinop. 1948'de çıkar Sinop'tan, ama yazıya vurmuştur içerde kendini. Hikâyelerle, romanlarla çıkar. 1962'de aldığı ödülle adı duyulur, daha sonra da Tatar Ramazan, Linç, İdamlıklar, Ter Adamları ve ötekiler gelir. 1974'te kucaklaştık Kerim abiyle ilk kez. İlhan Selçuk, halat atan, halat tutan çımacılara benzetir onu. Evet, onlar gibi gövdeli ve ağır bir insandı. Fakat dikti. Dimdik, dipdiri. Son gördüğümde hayret ettim. Öyle zayıftı. Şekermiş. Ama ruhen diriydi. Zaten sinemacılar, şairler, yazarlar İstanbul'da, birlikte bir yürüyüşteydik. Üs-tümüzde polis helikopteri, etrafımızda polis kame-raları, polis köpekleri falan. 1990'dı. Temmuz'du. 9 Kasım'da da, bu kez ebedi gizlendi Kerim abi". Bütün bunları düşünerek gezdim bir solukta Sinop Cezaevi'ni Sonra çıktım, karşısında kalenin surlarında Kara-deniz'e bakarak çok şey söyledim; söylediğim çok şeyden birini hatırlar gibiyim. "Ortak yanımız; ikimizin Adalılığı, diğeri şekerliliğimiz".

Bom Bom Kuponu, Sezar Altin