19 Ağustos 2017

Beytullah ÖNCE30 Temmuz 2017 , Pazar

Beytullah ÖNCE

Yeryüzünde fesat neden zuhur etti?

“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sebebiyle karada ve denizde fesat zuhur etti; yaptıklarının bir kısmının onlara tattırılması için. Umulur ki böylece onlar, (Allah’a) yönelirler.”
Bu bir ayet meali; Rum Suresi’nin 41. ayeti.
Akledenler için mesaj gayet açık:
Yeryüzünü fesada uğratan, aslında insanlığın nefsi, istekleri, arzuları, heva ve hevesleri.
Bu uyarı, bize, başımıza gelenlerdeki kendi rolümüzü sorgulamamız için de anlamlı bir uyarı.
Etrafımıza bir bakalım.
Her geçen gün toplumların ruhu harap oluyor.
İnsaniyetin yitirilişi, sadece toplumlara zarar vermiyor.
Tabiat da talan ediliyor.
Adına kalkınma denilen, özünde büyük bir kibir ekonomisi olan neoliberal kapitalizm; tüm yaşam alanlarımızı yağmalıyor.
Aslında bunda yeni bir şey yok.
İnsanlık, geçip giden kavimlerden ders almadığı için, tarih tekerrür ediyor.
Yeryüzünde fitne ve bozgunculuk çıkaran, haddini aşan nice imparatorluklar, medeniyetler, güç ve kudret sahibi iktidarlar, ihtişam sahibi devletlular geldi ve geçti şu fani dünyadan.
Onlar da büyüme meraklısıydı; gelişme, kalkınma ve hep daha çok fethetme, daha çok hükmetme…
Mesela Babil’in muktedirleri, yükseklere tapıp, kibirlerini göğe yükselen kuleleriyle gösteriyordu.
Şimdi o kulelerin yerinde yeller esiyor.
Ama insanoğlu işte, gelip geçici hevesleri için her şeyi yapıp etmekten, bu sebeple karada fesat çıkarmaktan geri durmuyor.
Günümüzün muktedirleri de öyle…
Onlar da şehirlerimize diktikleri kulelerle güç ve ihtişam gösterisinden geri durmuyor.
Göğe baktığımızda bulutları değil yüksek yüksek binaları görmemizden gurur duyuyorlar.
Ne kadar çok bina yükselirse, o kadar büyüdüğümüzü, geliştiğimizi söylüyorlar.
O kibrin, o büyüklenmenin uğruna tabiatı da mahvetmekten geri durmuyorlar.
Doğanın bir parçası olduğunu, yaratılış itibariyle kendisinin diğer varlıklarla eş olduğunu unutanlar; topluma olduğu gibi doğaya da hükmetmeye kalkışıyor.
Kendi canının emanet olduğunu unuttuğu gibi, yeryüzü nimetlerinin de emanet olduğunu unutuyor.
Kendisini her şeye gücü yetecek kudrette görenler; dilediği gibi yapıp ettikçe, başımıza açılan belalar da günden güne büyüyor.
Böylesi bir anlayışın, büyüttükçe büyüttüğü şehirlerde nelere yol açtığını düşünsenize…
Yeşil alanlar nokta kadar kalmış.
Doğal alanlar çekirge sürüsü gibi talan edilmiş.
Dereler, kanallarla şehirlerin altına mahkum olmuş.
Her santimetrekareye ya beton ya asfalt dökülmüş.
İnsan, kendisi dışındaki canlıları yerinden, yurdundan edilmiş.
Şehirler de, insanların insanca yaşayabileceği yerler olmaktan çıkmış.
Şimdi böylesi bir anlayışın ürettiği yapılaşmadan, şehirleşmeden nasıl bir sonuç çıkabilir ki?
İnsanın insandan, tabiattan, diğer canlılardan yabancılaştığı bir düzenden ne hayır gelir ki?
İşte asıl felaket budur.
15 dakikalık yağışların ortaya çıkardığı felaket de, yine aslında kendi yapıp ettiklerimizdendir.
Suç, kesinlikle tabiatta değil.
Sebep; Allah’ın rahmet olarak gönderdiği yağmurlarda değil.
Yeryüzünü ifsat ettikçe, yeryüzünde fenalık buluyoruz.
Şehirlerimizin ortasında sellere tutuluyorsak, yaşam alanlarımız can pazarına dönüşüyorsa; buradaki afetin nedenini, şehirlere, yerel yönetimlere, merkezi iktidarlara, ekonomik politikalara yön veren egemen anlayışta aramak gerekir.
Hırs ve rant uğruna, bitmek tükenmek bilmeyen kalkınma yalanları uğruna; insan emeğini ve yeryüzü nimetlerini hiçleştiren, metalaştıran, sömüren iktisadi ve siyasi politikaları sorgulamak gerekir.
Bize öğretilen “kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar sınırsız” hikâyesine kanmamak gerekir.
İnsan kalmak isteyenin ihtiyaçları belirlidir, sınırlıdır.
Ve dünyanın kaynakları, insanlığın üretimi, bu ihtiyaçları herkes için karşılamaya yetecek seviyededir.
İnsanlıktan çıkıp güçten, kibirden müteşekkil olanların ise ne arzuları biter, ne de ihtirasları…
İşte o ihtiraslardır; tüm dünyayı fesada uğratan.
Bir avuç mutlu azınlığın azgınlığı güç ve iktidar hırsı uğruna ürettikleri politikalar, tüm yeryüzünü savaşlara, yıkımlara ve ölümlerden ölüm beğenmeye mahkûm etmektedir.
Yaşananlar kader değildir.
Başımıza gelenler, yeryüzü egemenlerin başımıza açtığı dertlerdir, onların siyasi ve iktisadi tercihleridir, kurdukları kirli dünya düzenleridir.
Kendi çarklarını döndürmek uğruna, üç gün daha fazla dünya saltanatı sürme uğruna, insanlığı da tabiatı da yok etmeyi göze alan güç sahiplerinin politikalarıdır.
Elbette bunlar da kalıcı değildir.
Nasıl ki geçmiş kavimler, kendi yapıp ettiklerinin acı sonuçlarıyla karşılaşarak tarih oldularsa, bugünün kavimleri de bir gün tarihe gömülecektir.
Bize düşen de, içinde bulunduğumuz zamana şahitlik için ne yapıp ettiğimize doğru karar vermektir.


Bu yazı toplam 1 defa okundu.
UYARI: Sitemizde yayınlanan yazarlara ait yazılar, yazarların görüşüdür ve yazarları sorumludur. SAKARYA YENİHABER GAZETESİ sorumlu değildir. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Yorumda yasal sorumluluk yorum yapan kişiye aittir ve SAKARYA YENİHABER GAZETESİ sorumlu değildir. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında yorum gönderen muhataplarına dava açılabilmektedir. Yorum şikayet konusu olduğunda ,yazılı talep halinde adli makamlara bu yorumların IP adresleri verilmektedir.

Arşivde Tarihe Göre Arama Yap

Arşivde Ara

Site İçi Arama


 


 


 

 


 




 



 

Anket Sorusu Diğer Anketler

SAKARYA'NIN EN BÜYÜK SORUNU NEDİR?

PUAN DURUMU


altın


SAKARYADA HALI YIKAMA SAKARYA HABERLERİ Sakarya'da Kiralık VinçSakarya OtelleriSakarya OtelSAKARYA HALI YIKAMASAKARYA DÜĞÜN SALONLARIİZMİR YOGA