21 Kasım 2018

FİKRİ ALİCAN’I KAYBETTİK


Adapazarı’nın yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan dünya çapında tıp adamı Prof. Dr. Fikri Alican vefat etti. Cenazesi bugün İkizce Osmaniye köyü’nde öğle namazı sonrası defnedilecek

Sakaryalı eski Başbakan yardımcılarından Ekrem Alican’ın yeğeni ve dünya çapında tanınmış tıp adamı, Prof.Dr. Fikri Alican vefat etti. 85 yaşında hayata veda eden Alican’ın cenazesi bugün İkizce Osmaniye Köyü’nde öğle namazının ardından defnedilecek. Merhuma Allah’tan rahmet sevenlerine sabır ve başsağlığı dileriz.

Fikri Alican kimdir?


Fikri Alican 1930 yılında Adapazarı’nda doğdu. İlk ve Ortaokulu Adapazarı’nda, Liseyi Robert Kolej’de tamamladı. Tıp eğitimini ve cerrahi uzmanlık eğitimini İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaptı.
Mississppi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Arthur C. Guyton’un departmanında fizyoloji yüksek lisansını birincilikle bitirdi, bir yandan da kardiovasküler fizyoloji ve şok konularında araştırmalar ve yayınlar yaptı. Daha sonra aynı tıp fakültesinin cerrahi departmanında insandan insana ilk kalp naklini gerçekleştiren James D. Hardy’nin ekibinde organ nakli konusunda öncü çalışmalara imza attı.
Fikri Alican köpeklerde ‘aynı seansta ilk çift akciğer naklini’ gerçekleştirdi, ABD’de ve Avrupa’da bu konuda çeşitli bildiriler ve yayınlar yaptı. Ayrıca köpeklerde karaciğer nakli, karaciğerin vücut dışında 48 saat muhafazası ve bağırsak transplantasyonu çalışmaları da çok ilgi çekmiştir.
1960-1970 yılları arasında ABD’de araştırma yaptığı yıllar akademik kariyerindeki en önemli dönemdir. Bu araştırmalar Fikri Alican’ın transplantasyon konulu projelerine ABD Hükümeti tarafından verilen ödeneklerle yapılmıştır. İstanbul Tıp Fakültesi Cerrahi Kliniği’nden davet ettiği doktor arkadaşlarının da 1-2 yıllık sürelerle bu projelerde görevlendirilmeleri sıradışı bir olaydır.
1971 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde Genel Cerrahi Profesörü olarak yurda döndü. 1979 yılında tamgün yasasının yürürlüğe girmesiyle bu görevden ayrılarak 25 yıl serbest çalıştı.Seçkin bilim adamlarını biraraya getiren kitap ve dergilerde yayımlanan çalışmaları tıp literatüründe kaynak gösterilmektedir. Organ naklinin değişik alanlarında uluslararası yayınlarının dışında, 12 Türkçe kitap yazmıştır. Yurtta ve yurtdışında tıp alanında birçok ödüle sahip olan Fikri Alican Türkiye’nin yetiştirdiği ‘fizyolog-cerrah’ lardan biridir.


FAHRİ TUNA’DAN ALİCAN AİLESİ VE FİKRİ ALİCAN

Yazar Fahri Tuna bir süre önce Fikri Alican'ın Yazar "Koca Meşe'nin Gölgesi", isimli eserinden yola çıkaran Alican ailesini ve Fikri Alican'ı konu alan bir yazı yayınlamıştı. İşte o yazı; 

 

Üç dört sene kadar önceydi, telefonum çaldı. Arayan Kenan Sakallıoğlu büyüğümdü; "Fahri Tuna, hazırlan, sana bir sürprizim var, seni biriyle tanıştıracağım" dedi. Buluştuk, Kaynarcalı biri olarak bin defa gidip geldiğim bir yoldan, Adapazarı-Kaynarca yolundan ilerledik, İkizce'de mezarlığın bitiminden sağa saptık. Bilmem kaç asırlık bir meşe ağacının gölgesinde durduk, tek katlı taş duvarlardan müteşekkil Ortaçağ şatosu gibi gizemli ve derin bir eve yaklaştık, kapı zilini çaldığımızda – o tarihte – yetmiş beş yaşlarında, ince uzun boylu, bıyıksız, yakışıklı, aydınlık yüzlü, Avrupaî görünümlü bir beyefendi kapıyı açtı, buyur etti bizi içeriye. Kendimi adeta eski Türk filmlerinden birinde hissediyordum: Otantik döşenmiş geniş bir salon, büyükçe bir şömine, duvarlardaki geyik başları… Tarkan kurtu alıp kapıdan içeriye giriverecek gibi… Yarı bu dünyada yarı ötede, yarı bu çağda, yarı Orta çağdaydık sanki…

İŞADAMI KENAN SAKALLIOĞLU:
"SINIF ARKADAŞIM PROFESÖR FİKRİ"

Kenan Bey, her zamanki nezaketi ve kibarlığıyla tanıştırdı bizleri. Ve ekledi: "Fikri, Adapazarı Ortaokulu'ndan sınıf arkadaşımdır. Hatta 1943 Depreminde Ortaokul ikideydik. Fikri'lerin Eski Reji sokağındaki evinde özel matematik dersi alıyorduk. Hocamız bir kere anlattığında Fikri hemen kavrardı, ben ise üç kerede… Zaten o tıp profesörü oldu, ben tüccar. Hatta deprem sırasında Fikri'lerin evinde matematik çalışıyorduk. Zelzele bir başladı, kendimizi dışarıya zor attık. Fikri, Amerikalara gitti, dünyaca ünlü bir profesör oldu ama dostluğumuzdan ve cana yakınlığından hiçbir şey eksilmedi. Sık sık da buluşuruz." Fikri Beyin kendisi gibi cana yakın ve biraz da hiper aktif eşi de evdeydi. Kahveler içildi, sohbet demlendi, eski defterler açıldı. Fikri Bey çok az konuşuyor, arada tebessüm ediyor, bazen küçük eklemeler veya düzeltmelerde bulunuyordu. Müsaade isteyip ayrıldık. Yolda Kenan Bey, "Fikri Bey, Çerkez geleneklerine uygun olarak yetiştirildiğinden biraz mahcuptur" sözleriyle durumu izaha çalıştı.

"KOCA MEŞE'NİN GÖLGESİ"NDE

Evet; efsane Başbakan Yardımcısı Ekrem Alican'ın Adapazarılı, İkizce'de çiftliği olduğunu, yani Alican'ların İkizceli olduğunu biliyorduk. Fikri Alican'ın da "efsane bir doktor" olduğunu, ta Amerikalarda tanındığını duyuyorduk ama tanış(a)mamıştık. "Kısmet bugüneymiş dedim" ve Kenan Beye teşekkür ettim. Sevgili dostum Sakallıoğlu ayrılırken hatırlattı: "Fikri Beyin İkizce günlerini anlattığı "Koca Meşe'nin Gölgesi" adlı bir kitabı var. Mutlaka okumalısın!..." Kısa zaman sonra Değişim Kitabevi'nden bir tane istettim, İsmail Aydın sağ olsun, bir hafta sonra ulaştırdı. Bir solukta yarısına geldiğimi ve "Fikri Alican'ı ve kitabı, mutlaka Adapazarılılara tanıtmak lâzım" dediğimi hatırlıyorum. Söz konusu kitabı yer yer atlayarak, ama önemli noktalarının altını çizerek okumaya başlayalım:

KUZEY KAFKASYA'DAN GELEN
ALİCAN'IN ÜÇ OĞLU


"Nobel Tıp Kitapevleri" arasından çıkan "Koca Meşe'nin Gölgesi"ne Prof.Dr. Fikri Alican "Yıl 1984… Sultan Aziz döneminin ilk yılları. Kuzey Kafkasya'dan bir milyon kişi Osmanlı topraklarına sürülüyor. Bunların içinde benim soyumdan da üç kardeş var: Zekeriya, Hasan, Ömer. Üç kardeşin babaları yaşlı olduğu için bu çetin yolculuğu göze alamamış, Kuzey Kafkasya'da kalmış, adı Alican'mış, soyadı yok. Alican bugün sağ ise, 200 yaşını geçmiş olmalıdır. Bir milyon Kuzey Kafkasyalı, Osmanlı topraklarının çeşitli yerlerine yerleştirilirken, Alican'ın üç oğlu alınlarında yazılı adresi bulmuşlar: İkizce köyü, Adapazarı. Köyün tepesindeki Koca Meşe ağacının çevresine yerleşmişler. Bugün İkizce, Adapazarı'nın 12 kilometre kuzeyinde kayalık bir bayırda, depremden zarar görmeyen, 60 evlik, güzel bir köydür (6 Mart 2000 tarihinde Adapazarı Belediyesi'nin "Büyükşehir" statüsünü kazanması üzerine, İkizce hâlen Adapazarı Belediyesi'ne bağlı merkez bir mahalledir. F.T.). Adapazarı ise beton yığınıdır." (1)

"BÜYÜKBABAM ÇİFTÇİ VE MANİFATURACI YUSUF ALİCAN"

"Zekeriya'nın oğlu Yusuf 187'de İkizce'de doğmuş; onun oğlu Hakkı benim babamdır. Ben üniversite öğrencisi oluncaya kadar yaz aylarını ailecek İkizce'de geçirirdik. Daha sonra da İkizce'ye bağlı kaldım, bugün de İkizce'den daha iyi bir dinlence yeri tanımıyorum. Büyükbabam Yusuf Alican kendi çalışmasıyla İkizce'de oldukça varlıklı hâle geldikten sonra, bir yandan köyüyle ilişkisini sürdürürken, Adapazarı'nda da ev almış, bir de manifatura dükkânı açmış; böylece hem çiftçi hem de tüccar olarak yaşamıştır. (Manifatura Tüccarı Yusuf Alican, 20 Aralık 1924 tarihinde kurulan Adapazarı Ticaret Sanayi Odası'nın 11 nolu kurucusu, 1944-47 arasında yönetim kurulu başkanı Yusuf Alican'dır. F.T. (2)) O öldüğünde ben 16 yaşındaydım, o zamana kadar hep onun yanında olmuştum. Büyükbabam Hacı olmayı istermiş, o dönemlerde de bu iş için izin çıkmıyormuş. Şimdi "büyükbabam" diye yazıyorum ama, ben ona hacı olmadığı halde nedense, "Hacı Baba" derdim, Kardeşim birsen de benden duydu, o da "Hacı Baba" diyordu. Babaannem Emine Hanımı tanıdım, o öldüğünde 9 yaşında idim."

"DAYIM TALAT AYDEMİR,
HÜKÜMET DARBESİ GİRİŞİMİNDEN İDAM EDİLDİ"

"Annemin babası Necip Aydemir'dir: Harp malulü emekli binbaşı Necip Bey. O da Kuzey Kafkasya köken-liymiş. Öldüğünde ben 22 yaşında, tıp öğrencisiydim, kendisini oldukça yakından tanımıştım. Ona "Dede" derdim. Onun ataları kimlerdir, bilmiyorum; sağlığında bu konuyu konuşmamıştık. Anneannem Remziye Hanım annem küçükken ölmüş. Dayım Emekli Kurmay Albay Talat Aydemir, tanıdığım en erdemli insanlardan biriydi. Hükümet darbesi girişimlerinde bulundu, başarılı olamayınca, 1964 yılı 5 Temmuzunda, 45 yaşında idam edildi. Annem Fahriye Hanım da ondan bir yıl önce, yine 5 Temmuzda, mide kanserinden ölmüştü. Her 5 Temmuz günü, bu olayların anısı tazelenir, içim daralır."

"AMCAM (BAŞBAKAN YARDIMCISI) EKREM ALİCAN,
DEVLETİN DAHA YÜKSEK MEVKİLERİNE GELEBİLİRDİ"

"Babam (Hakkı Alican) 1905'te Karamürsel'de doğmuş. Ben 1930'da, kardeşim Birsen 1936'da Adapazarı'nda doğmuşuz. Babam 1985'te öldü. Erkek kardeşim yok, Birsen'in de çocuğu olmadığı için, ben kimseye amca ya da dayı olamadım. Öte yandan (babamdan on yaş küçük) amcam Ekrem Alican'a politikada yükselme yolu yıllarca açık kaldı. İlgisini kendi duygu ve düşüncelerine yöneltmek yerine, içinde yaşadığı toplumla bütünleşebilseydi, devletin daha yüksek mevkilerine gelebilirdi. (Ekrem Alican, 1916 Adapazarı'nda doğdu. İstanbul, Adige'dir. 1950 de DP'den Kocaeli Milletvekili seçildi. 1960'da MBK tarafından göreve çağırılarak Maliye Bakanı oldu. 1961'de Yeni Türkiye Partisi'ni kurdu ye Genel Başkan seçildi. 1962'de kurulan İkinci İnönü Hükümeti'ne koalisyon ortağı olarak katılarak Başbakan Yardımcısı oldu. "Ben milletvekiliyim, milletin iş takipçisi değilim" sözleri ünlüdür. 18 Haziran 2000'de İstanbul'da vefat eden Alican 19 Haziran 2000'de Teşvikiye Camii'nde kılınan namazdan sonra memleketi Adapazarı İkizce'de toprağa verildi.(3)).

"YUSUF ALİCAN DEDEM,
DÜKKÂNLA ORHAN CAMİİ ARASINDA OYALANIRDI"

"Hacı Babamın önce Ömer Amca'sı ölmüş; babası Zekeriya ve (adını bile bilmediğim) annesi de o çok küçükken ölmüşler. Sadece Hasan Amca'sı kalmış, onun da Nuri adında Hacı Babamdan bir yaş küçük bir oğlu varmış. Hasan amca, yeğeni Yusuf'u kendi oğlu Nuri ile birlikte büyütmeye (…) başlamış. Yusuf'u, biraz büyüyünce, Adapazarı'na okula göndermiş. Yusuf ortaokul düzeyinde bir öğrenim görmüş. Yusuf bir yandan köydeki tarlalarını ve hayvanlarını yarıcılarla işletir, gözetim için ara sıra köye gelip giderken, bir yandan da Karamürsel'de bir bankada veznedar olarak çalışırmış. Babam işte o yıllarda Karamürsel'de doğmuş. (Bir süre sonra İstifa yoluyla) Memuriyet yükünden kurtulan Yusuf, herhalde çoktan beri planladığı yolu tutmuş; Adapazarı'nda Semerciler mahallesinin Bahçıvan sokağının dibinde orta halli bir ev edinmiş; Uzunçarşı'da da bir manifatura dükkânı açmış. Kış günlerinde bu dükkânla Orhan Camii arasında oyalanırdı. Yazları İkizce'de geçirirdi."

HAFIZLIKTAN GECE YAŞAMINA,
AYAKKABICI ÇIRAKLIĞINDAN TÜCCARLIĞA: BABA HAKKI BEY

"Manifaturacılığın ilk yıllarında dükkânın asıl sorumlusu, çok sevdiği büyük oğlu (benim sadece resimlerini gördüğüm amcam) Fuat'mış. Ortanca oğlu, benim babam Hakkı, çok zeki ve yaramazmış. İlkokul dördüncü sınıfta iken bazı hocalarının dikkatini çekmiş, bunlar Hacı Babama, "Yahu, bu Hakkı çok Zeki, bunu böyle okullarda ziyan etmeyelim, Hafız yapalım" demişler. Babama okulu bıraktırıyorlar; Orhan Camii'nde hocalardan dersler alarak küçük yaşta hafız oluyor. Camilerde, evlerde, mevlitlerde, cenaze törenlerinde okuyor; bu vesilelerle ya da fitre ve zekât olarak para verirlerse alıyor. (…) Çok geçmeden babamın aklı başına geliyor, böyle bir yaşam istemiyor. Bir gün imama ve hocalara sille tokat girişiyor, ipleri koparıyor. Ondan sonra birkaç yıl dengesini bulamamış, bocalamış, babasını üzmüş. O günün Adapazarı'nda içki, kabadayılık, kavga, gürültü ve bize anlatmadığı şeylerle. Bunların hepsini yaparmış. Babamın onu eve almadığı günler olmuş, sonunda bir Ermeni ustanın yanında kunduracı çırağı olarak vermiş. Gece yaşamına devam, belki biraz azaltarak. Ermenice öğrenmiş. Hakkı zamanla kalfa da olmuş. Çizme ve gelin ayakkabısı yapıyormuş. Derken, çok acıklı bir olay: Bütün Adapazarılıların sevdiği, yeni nişanlı, babasının tek dayanağı, 20 yaşındaki Fuat tifodan ölüyor. Yıl belki 1922. Babam da 17-18 yaşlarında. Birkaç gün sonra Hacı Babam, babamı dükkâna çağırarak konuşuyor: "Artık Fuat yok. Ben sana güvenmek zorundayım, başka çarem kalmadı. İşte kasanın anahtarı. Her şeyi sana teslim ediyorum. " Ondan sonrasını herkes biliyor. Uzunçarşı'nın derli toplu, dengeli, itibarlı manifatura tüccarı Hakkı Bey ortaya çıkmış."

" AYNANIN ÖNÜNDE TIRAŞ OLURKEN
BAZEN KARŞIMDA BABAM VAR SANIP İRKİLİYORUM"

Hacı Babama köyde "Yusuf Amca", Adapazarı'nda "Yusuf Efendi" derlerdi. Oysa babama köyde de Adapazarı'nda da "Hakkı Bey" derlerdi. Babam Adapazarı'ndaki dükkâna kışın kravatlı ve fötr şapka ile gelirdi, belki de ondan. Hacı Babam temiz giyinirdi, fakat onu kravatlı olarak hiç görmedim, üstelik kasket giyerdi. Hacı Babam uzunca boyluydu, babam kısa boylu sayılırdı. İkisinin de saçları dökülmedi, yüzleri birbirine benzerdi. Ben de onlara benziyorum. Sabahları aynanın önünde tıraş olurken bazen karşımda babam var sanıp irkiliyorum. Adapazarı'nda evimizin sokağı Eski Reji sokak: benim doğduğum 1930 yılında… Bu sokak on yıl sonra Bahçıvan sokak oldu. Necip Fazıl'ın kaldırımları da asfalt oldu.
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

"ADAPAZARI2NDAKİ EVİMİZ:
ÜÇÜNCÜ SINIF ANTİKA ESER"

"Bu evimizin adresi: Semereciler mahallesi, Eski Reji sokak no: 25'ti. Daha önce aynı sokağın en sonunda basit bir evde oturan Hacı Babam, ticaret ve tarım işleri oldukça iyi gidince bu evi 3.000 liraya almış. Babam bu evde evlenmiş, ben bu evde doğmuşum. Hacı Babam, annem, babam bu evde öldüler. Bahçe içinde 3 katlı bir ev. İçinde hiçbir evde görmediğim kadar güzel ve rahat iki merdiven vardı. Yüksek tavanlar. Orta ve üst katlarda ikişer hela, üst katta içinde odun sobası yakılan oldukça tehlikeli bir hamamlık. Alt katta, bir sofanın çevresinde bir odunluk, bir kiler ve babamın atı için bir ahır; bir de "mutfak" dediğimiz, aslında bir "mutfak-yemek odası-fırın-ambar kompleksi" vardı. Alt katın iki giriş kapısından birinden doğrudan doğruya mutfak kompleksine girilirdi; öteki kapıdan da babamın atı, önce sofaya ve oradan da ahırına sokulurdu. Babamın her zaman cins bir atı olurdu. Bu atla cumartesi günleri öğleden sonra İkizce'ye gider, Pazar akşamı geç vakit dönerdi. Bahçemizin köşesinde büyük, hazneli bir çeşme vardı. Bu çeşmenin sokağa bakan yüzünde de, bahçedeki yüzünde de yalak ve musluk vardı. (…) Mutfak dediğimiz ilginç ve ferah bölümde musluktan şakır şakır su akardı. Ambarda bir kış boyunca yetecek un bulunurdu, oracıkta büyük toprak fırının her yakılışında birkaç günlük ekmeğimiz pişirilirdi. Fırın günlerinde börekler tatlılar da fırına sürülürdü."

"KENDİMİ BİLDİM BİLELİ EVDE ELEKTRİK VARDI, RADYO YOKTU"

"Evin asıl giriş kapısında sokak tarafından orta kata uzanan bir taş merdivenle varılırdı. Taş merdivenden çıkınca, bu kapıdan doğrudan doğruya orta kata girilirdi. Bu katta bir misafir odası, annemle babamın yatak odası ve bir oturma odası vardı. Üst katta üç yatak odası vardı. Birinde Hacı Babam ve babaannem yatardı. Biri de misafir yatak odası gibiydi., burada en çok amcam (Ekrem Alican F.T.)yatardı; İstanbul'da okurken ya da memuriyetinin ilk yıllarda Adapazarı'na gelişlerinde burası onun odasıydı. Ben de İstanbul'da okumaya başladıktan sonra bu odayı onun gibi kullanmaya başladım. İkimiz birden Adapazarı'nda olduğumuzda öncelik onundu. Üçüncü odada ev işlerine yardımcı kadın yatardı. Sobalar orta katta ve mutfakta kurulurdu. Üst kata ancak yatağa girmek için çıkardık. Hacı Babam sabah namazından dönüşünde doğrudan doğruya orta kattaki oturma odasına girer, burada sobayı yanmış ve babaannem Emine Hanımı kendisini bekler bulurdu. Kahvaltıyı burada yaparlardı. Babamın ve annemin yattıkları odada da soba bulunur, onlar da burada giyinir ve kahvaltılarını burada yaparlardı. Ben kendimi bildim bileli evde elektrik vardı. Çocukluğumda telefonu ancak jandarma karakollarında bulunan bir şey olarak bilirdim. Radyo yoktu."

" ADAPAZARI'NDAKİ EVİMİZ:
ÜÇÜNCÜ SINIF ANTİKA ESER"

"Amcan 1947'de evlendiğinde (Hacı Babam 1946'da ölmüştü) babamla birlikte bu evin içini tanınmayacak kadar değiştirdiler; orta kat ve üst kat sıradan iki ayrı apartman dairesi (orta kat bizim, üst kat amcamın) biçimine sokuldu. Bu katlara giriş kapıları ayrıldı. Su da geldi. Amcamın katına buzdolabı alındı, radyo da alındı. Bu şekil biraz daha rahatlık sağladı, ama evin aslı daha güzeldi. (…) Annem öldüğünde amcam Ankara'ya taşınmıştı, ben İstanbul'a yerleşmiştim. Babam 22 yıl bu evde bekâr yaşadı. Her köşesini annemin günündeki gibi derli toplu tuttu. Annemim sevdiği Hayat dergisini bile yıllarca almaya devam etti. Babamın ölümünden sonra, amcamla ve Birsen'le düşündük, bu evde oturmayacağımıza göre acaba büyük bir işhanı ya da 15-20 daireli bir apartman mı yapsak diye. Ama çok şükür Adapazarı Belediyesi bizi böyle bir zahmete girmekten kurtardı: Evimizi "üçüncü sınıf bir antika eser" yapmış, bizim haberimiz yok. "Dilerim Adapazarı durdukça dursun bu ev" diyordum; 1999 depreminde birlikte yıkıldılar."

 

------------
1) Prof..Dr. Fikri Alican, "Koca Meşe'nin Gölgesi", Nobel Tıp Kitapevleri, 2. Baskı, İst.-Ağustos-2007, s.15,
2) Fahri Tuna, ATSO, http://www.yenisakarya.com/2.0/2.0/kose.asp?id=3314,
3) http://tr.kafpedia.org/index.php?title=Ekrem_Alican


Prof.Dr. Fikri Alican


Dede Yusuf Alican Baba Hakkı Alican Amca Ekrem Alican Dayı Talat Aydemir


Fikri Alican lise öğrencisi.


Alican ailesi:
Ihlamur Hanım, Fikri Bey, Fuat ve Necip.




20 Ağustos 2015 , Perşembe Bu haber toplam 0 defa okundu.
YASAL UYARI:Haber portalımız 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayınlanmaktadır Yayınlanan fotoğrafların yeniden yayımı ve herhangi bir ortamda basılması, önceden yazılı izin gerektirir. Portalımızda yayınlanan haberler ise, kaynak gösterilmek ve portalımızın ilgili sayfasına link verilmek koşuluyla yeniden yayınlanabilir.

 

 

 

Bu Haberi Okuyanlar Bunları da Okudu


Arşivde Tarihe Göre Arama Yap

Arşivde Ara


 

 


 

 



 



Site İçi Arama


 

 

 

 

 

 

 

Anket Sorusu Diğer Anketler

MİLLETVEKİLLERİNDEN EN ÇOK HANGİSİNİN PERFORMANSINDAN MEMNUNSUNUZ?

PUAN DURUMU


SAKARYADA HALI YIKAMA Sakarya'da Kiralık VinçSakarya OtelleriSakarya OtelSAKARYA HALI YIKAMASAKARYA DÜĞÜN SALONLARI