Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür

Gün geçmiyor ki ülkemizde yaşanmış yeni bir hukuk garabetiyle daha karşınızda olmayayım…

“Yok artık, o kadar da olmaz” denilen her durumun vuku bulabildiği günümüz Türkiye’sinde son skandalın sahibi Anayasa Mahkemesi’nin verdiği “hak ihlali” kararını tanımadığını iddia eden İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi.

Ben hususi olarak Enis Berberoğlu’ndan, vekilliğinin düşürülmesinden ve MİT TIRları haberinden bahsetmemeyi tercih edeceğim ki mevcut durumu skandal olarak adlandırmamın davanın içeriğiyle alakalı olduğu bir an için dahi düşünülmesin.

Size davanın içeriğini anlatmıyorum. Çünkü bu vaziyete tepki göstermek için benim gibi hukukçu olmanız gerekmiyor. Herhangi bir adliyenin önünden geçmiş olan her okur bilecektir ki Anayasa Mahkemesi Türkiye'deki en yüksek anayasal yargı organıdır ve verdiği kararlar kesindir. Yani bir Ağır Ceza Mahkemesi hakimi Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararını tanısam mı tanımasam mı, uygulasak mı uygulamasak mı diyemez. AYM’nin verdiği ihlal kararı söz konusu olduğunda derece mahkemelerinin takdir yetkisi yoktur. Bu karar üzerine mahkemeler yeniden yargılama sürecini başlatmak zorundadırlar.

Dolayısıyla 14. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri şu an hukuku bilerek ve isteyerek ihlal etmişlerdir. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı olan bir ülkede bu açıklamanın ardından HSK’nın derhal bu “tanımama” skandalına imza atan hakimleri incelemesi ve soruşturması gerekir. Çünkü hakimler Türk milleti adına bağımsız biçimde kanuna uygun görev yapmakla yükümlüdürler ve böyle davranmayan hakimlere bunu hatırlatacak kurum da -şu an hiç sesi çıkmayan - HSK’dır.  

Hiç sesi çıkmayan bir diğer kurum da Adalet Bakanlığı. Adalet Bakanı, “Gerekçeli kararı bekleyelim.” gibi komik bir açıklama yaparak, 14. Ağır Ceza Mahkemesinin AYM’nin ihlal kararını sorgulama cüretine karşı çıkmamış, bir hukuk garabetini sindirmeyi tercih etmiştir ki bu yargı erkine siyasi bir baskının var olduğunu gözler önüne sermektedir.

Halbuki bir hukuk devletinde, adalet, siyasi eğilimlerden ve kişilerden tamamen ari, erkler de birbirinden bağımsız olmalıdır. Vatandaş bir haksızlığa uğradığında bunun ülkesinin hukuk sistemi içerisinde giderilebileceği inancını taşımalıdır ki bir devletten bahsedebilmek, güven ortamından bahsedebilmek mümkün olsun.

Demokrasiden asırlarca uzak Osmanlı’da bile, padişahların tebaasına karşı adaleti sağlamak kati sorumluluğu sayılmış ise 2020 senesinde, çağdaş demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye’de de bu güven ortamını sağlamakla yükümlü olan kurum “yürütme”dir. Cumhurbaşkanımızın ve kabinenin bu kararlar neticesinde Anayasal düzen konusunda endişe taşıyan halka bir açıklama borcu vardır.

Devlet yönetimi konusunda her Türk liderine örnek teşkil etmiş Osmanlı padişahı Fatih’in şu cümlelerini çok beğenirim:

“Aklı öldürürsen, ahlâk da ölür.

Akıl ve ahlâk öldüğünde millet bölünür.

Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür.

Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür.”

Diyorum ya; devleti devlet yapan hukuk güvenliğidir. Bu güvenlik var olmadığında zaten herhangi bir siyasi otoritenin de sağlığı olması mümkün olmayacaktır.

Av. Berna Çatalbaş Saroğlu

YORUM EKLE