Adil Bir Seçim Ortamı Oluşturulmalı

Siyasallığı sadece sandığa indirgemeyenler için seçim dönemleri siyasal mücadele süreci açısından hayati bir önem taşımaz.
Özellikle de meselesini sistemle, sistemin siyasi, iktisadi, sosyal ve ideolojik temelleriyle, mekanizmalarıyla ve süreçleriyle birlikte değerlendirenler için…
Bu durum benim için de böyle.
Haliyle bir ay sonra gerçekleşecek seçimlere dönüm noktası gibi yaklaşmıyorum.
Lakin benim meseleye bu şekilde yaklaşmamam, seçim süreçlerini ya da diyelim ki önümüzdeki seçim sürecini toplum açısından önemsiz ya da değersiz kılmıyor.
Sonuçta tüm siyasi iradesini önüne koyulan sandıktan ibaret gören geniş bir kesim var ve onların kararı, hepimizin ortak geleceğini şekillendirme potansiyelini haiz.
Bu açıdan, seçim sistemi ve seçim süreci ister istemez gündemimizde yer teşkil ediyor.
Seçim sistemiyle ilgili ilk olarak söylemem gereken bir şey varsa, zaten yüzde 10 gibi 12 eylül düzeni uygulamalarının sürdüğü bir ortamda; ciddi bir haksızlığın varlığıdır.
Milyonlarca insanın tercihi, sandıkta ifadesini bulan beklentisi ya da iradesi, baraj sistemi dolayısıyla devre dışı bırakılmaktadır.
Barajı geçmiş bir partinin adayının aldığı oydan daha fazla oy almış bir aday, şayet partisi yüzde 10’luk barajın altında kaldıysa, kendisine verilen desteği Meclis düzeyinde temsil edememektedir.
Bir kere bu adaletsizlik hüküm sürdükçe, size “milli irade” diye konuşan hiç kimseye inanmayın.
Yüzde 30-40 düzeyinde oy alıp da yüzde 50-60 düzeyinde temsiliyet kazananların gasıp olduğunu bilin ve meşruiyeti konusundaki şerhinizi kaldırmayın.
Mevcut seçim süreciyle ilgili söylemem gereken bir diğer husus ise, şu anda partiler arası sürecin çok ciddi eşitsizliklerle, ihlallerle ve haksızlıklarla sürdüğüdür.
Bunun birinci derecede sorumlusu ise Hükümet’tir.
Herkes için ortak bir kamu aygıtı olması gereken devletin tüm olanak ve araçlarını, yalnızca ama yalnızca kendi partisi için kullanan Hükümet, seçim sürecini adaletsiz bir şekilde yürütmektedir.
Buna, Cumhurbaşkanı’nın “tarafsızlık” ilkesini çiğneyerek müdahil olmasını da eklemek zorundayız.
Bir yandan Hükümet diğer yandan Cumhurbaşkanı, paralel bir seçim kampanyası yürüterek çift koldan çalışmaktadır.
Sadece bu kadar da değil…
Yerel belediyeler, özellikle de AK Partili belediyeler ve başkanlar, belediyelerin tüm imkanlarını yalnızca kendi partilerine açmakta ve onlar için kullanmaktadır.
Oysa ki yerel yöneticilerin, şehrin tamamındaki insanları baz almaları ve bu süreçte haksız bir seçim ortamı oluşturmaktan ve buna katkı sunmaktan imtina etmeleri gerekir.
Böyle olmadığını hem şehir hem de ülke düzeyinde gözlemliyoruz.
Yine mülki amirler de makamlarının vermiş olduğu her türlü sorumluluk ve yetkiyi tamamen iktidar partisi lehinde kullanmakta ve böylece onlar da bu sürecin bir parçasına dönüşmektedir.
Anlayacağınız, şu anda AK Parti, A’dan Z’ye devletin ve yerel yönetimlerin bütün imkanlarıyla, kurumlarıyla ve araçlarıyla çok boyutlu ve geniş ölçekli bir seçim kampanyası yürütürken, diğer partileri dezavantajlı hale getirmektedir.
Devletin tek parti yönetimine, partinin tek adam yönetimine indirgenmesinin sağlıksız bir yönetim anlayışı olduğuna geçmişte yapılan itirazlar, nedense bugün unutulmuş gibi hareket edilmektedir.
Doğal olarak böyle bir süreç, toplum arasındaki adalet ve güven hissini zedelediği gibi, siyasal söylemin kutuplaştırıcı etkisi de mevcut ortamı daha gergin ve daha yaralayıcı bir noktaya doğru sürüklemektedir.
Böyle bir gidişatın hiç kimse için hayırlı olmayacağı aşikar değil mi?
Peki bile bile lades demekten imtina etmeyenler, tüm bu devasa kampanyadan sonra ortaya çıkacak tabloda istediklerini elde edemediğinde ne yapacak?
Yoksa daha çok mu hırçınlaşacak?
Yakında hep birlikte göreceğiz.

YORUM EKLE