Allah aşkına yeter artık

Hendek’te bir havai fişek fabrikasında patlama meydana geldi. Patlamanın ardından başlatılan yargı süreci devam ettiği için bir şey söylemek istemiyorum. Ama birileri öldüğüne göre ölenlerin de sorumluluğu var demektir. Bu sorumluluk da ilgili makamlar tarafından değerlendirilecek ve mağduriyetleri en aza indirilecektir. Ölenlerin geri gelmesi mümkün değil de…

Dün yaşanan patlamaların da ayrı bir acısı oldu.

Günlerdir bu konu ülke gündeminde. Günlerdir ölenlerle ilgili, alınmayan tedbirlerle ilgili yazılıyor, çiziliyor, yargılamalar yapılıyor. Geldiğimiz noktada dün kalan havai fişekler taşınırken patlama oluyor ve şehit olan askerler bile oluyor.

Allah aşkına artık ölümlerimizin açıklaması olsun. Önlenebilir nedenlerle ölmeyelim!

Taşıdığınız mühimmatın aslında patlama ihtimali var mı? Bunun taşınma kuralları neler?

Ne kadar hayati tehlike içeriyor?

Tehlikesiz ya da daha az tehlikeli olarak bu işi yapmanın bir yolu yok mu?

En önemlisi, biz bu şekilde ölmeye daha ne kadar devam edeceğiz?

Buna biri “Allah aşkına yeter” demeyecek mi?

Vaka sayımız artıyor

Tüm Türkiye’de koronavirüs tedbirlerinde gevşeme oldu. “Yeni normal”, “normal” olarak algılandı ve hayat normale dönmeye başladı. Hatta “Şu serbest bırakıldı, bu niye yasak” diye kendi aramızda geyik çevirmeye başladık. O kadar hafife aldık ki “Ölenlerin yaş ortalaması şuymuş” demeye döndük.

Yakınımızda can kaybı yaşanmadığı için de tedbirleri gereksiz bulmaya başladık.

Bu şekilde giderse ikinci dalga kendiliğinden gelmiş olacak. Virüsün şekil değiştirmesi (mutasyona uğraması) gerekmeden biz zaten yayılmasına imkan sağlıyoruz.

Sonunda inşallah “Kendim ettim kendim buldum” aşamasına gelmeyiz.

Takı merasiminde son nokta

Koronavirüs tedbirleri kapsamında nikah törenlerinde takı merasimi yapılmaması, hediyelerin girişteki kutuya atılması kararlaştırılmıştı.

Edirne’de bir düğün organizasyonunda bu işe de çare bulunmuş.

Cansız mankenden gelin damat yapılmış. Takı merasimi de cansız mankenler üzerinden yapılmış. Sosyal mesafeye uymaya gerek de kalmamış. Takı merasimine katılanlar bu hediyelerini vermekle kalmamış birer de hatıra fotoğrafı çektirmiş.

Sen Türk’e “imkansız” de otur izle…

Kabak da bizim oldu

İzmir’de okurken herkes kendi ilinin değerini anlatıyordu. Bir yandan da belediye otobüsünde gidiyoruz. Ben bu tip sohbetlere genelde pek katılmazdım. Ama bu defa gerçekten kendimi kötü hissettim. Çünkü sohbete katılmayı gerçekten istiyordum.

Sonunda bir arkadaş yüksek sesle, “Kafanızı kaldırın. Her yer Adana kebap” dedi. Tam da o esnada araç Özkanlar Migros’un yanından geçiyor. Kafamı bir kaldırdım koskocaman bir tabela. Tabelada tamı tamamına “Meşhur Adapazarı Islama Köftesi” yazıyor.

Dedim ki “Nicelik mi önemli, nitelik mi? Gördüğün gibi sadece bu tabela senin tüm anlattıklarını geride bırakır.” Konu kapandı.

“Adapazarı” denince insanların aklına bazı şeyler geliyor tabi. Bunlar arasında kabak da önemli bir yer tutuyor. Ama kabak henüz tescillenmiş değildi.

Geyve ayvasından sonra Adapazarı kabağı da tescillenmiş oldu. Bir yerin tescillenmiş markaları o şehre ayrı bir değer katar.

Bu konudaki çalışmaları önemsiyorum ve herkesin de önemsemesi gerektiğini düşünüyorum.

Emeği geçenlerin eline sağlık.

En azından gurbetteki kişiler kendilerini tanıtırken, doğdukları yer özlediklerinde bir değeri dile getirmiş oluyor.

Sadece onların kendilerini mutlu hissetmelerine vesile olsanız yeter.

HECATİ: Pandemi döneminde yaşadığımız duraklamalar ömrümüzün sonuna uzatma olarak eklenecek mi...

YORUM EKLE