Allah'a Teslimiyeti Parçalara Bölmek

İslam’ın özünü iki kelimeyle anlatın deseniz “tevhid” ve “adalet” derim.
Tevhid, dinin müntesipleri için, adalet ise herkes için.
“Tevhid’i nasıl tarif edersin?” diye sorsanız, “Allah’tan başkasına kulluk etmemek” derim.
Şimdi burada şöyle bir sorun var.
Allah’a inananların çoğunun iddiası da, Allah’tan başkasına kulluk etmedikleri, yani ona ortak koşmadıkları yönünde…
Lakin hayat pratiklerine baktıklarında bu iddiayla gerçeğin örtüşmediğini görüyoruz.
Şöyle ki, kendi hayatında Müslümanca yaşamaya gayret gösteren birisini, meslek hayatında bürokrasinin saçma dayatmalarının takipçisi olarak bulabiliyorsunuz.
Kendi özel işleri için hakkı, adaleti gözetmeyi erdem bilen birisini, ekonomik işlerinde adaletsiz piyasa şartlarına rahatlıkla nasıl ayak uydurabildiğini izleyebiliyorsunuz.
Bireysel hayatını İslami ilkelere göre yaşama kaygısı güden birisini, siyasete geldiğinde aynı ilke ve değerlere ters düşen işlerin içinde görebiliyorsunuz.
Başka bir deyişle, insanların kendi hayatlarında Allah’ın çizdiği helal-haram dairesini gözetirken; iş piyasaya, ticarete, bürokrasiye, siyasete ya da ekonomiye geldiğinde aynı dairenin dışına rahatlıkla çıkabilmenin bir bahanesini üretebiliyor.
Oysa bunun anlamı basit.
Siz; Allah’ın dedikleriyle birlikte söz konusu olan ekonomiyse, piyasanın dediklerine de kulak veriyorsunuz.
Siz; Allah’ın dedikleriyle birlikte söz konusu olan bürokrasiyse, devletin dediklerine de kulak veriyorsunuz.
Yani Allah’la birlikte, hayatınızı piyasanın ya da devletin söylediklerine göre tanzim ediyorsunuz.
Peki, bu durumda siz, Allah’la birlikte piyasaya ya da devlete de teslim olmuş olmuyor musunuz?
Allah’la birlikte başka bir şeye daha teslim olduğunuzda, onun dediklerine itaat ettiğinizde aslında Allah’a ortak koşmuş olmuyor musunuz?
Peki, bu kadar basit bir gerçeğe rağmen, nasıl oluyor da insanlar, tevhid gibi İslam için en temel ilkelerden birini çiğneyebildiği halde hayatına rahat rahat devam edebiliyor?
Belki de bu kadar önemli bir ilkenin çiğnenmesine itiraz edenleri görmezden gelmeyi ya da onları kınamayı tercih ettikleri içindir.
Kendine Müslümanca bir hayatı tercih ederken, herkese Müslümanca bir kaygı gözeterek hayata, siyasete, ekonomiye müdahil olmaya kalkışanları yanlışlamayı seçtikleri içindir.
Şüphesiz bunlar yanlış seçimlerdir.
Fakat tarih boyunca da bu acı gerçek çok az değişmiştir.
Nitekim bunun böyle olacağını da Allah (cc) Asr Suresi’nde şöyle anlatmaktadır:
“Asra yemin olsun ki,
İnsan mutlaka ziyandadır.
Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.”
Allah (cc), akıp giden zamanın üzerine yemin ederek, insanların çoğunun ziyanda, hüsranda olduğuna dikkat çekerken, salih amel işleyenleri bunların dışında tutmuştur.
Peki “Salih amel nedir?” diye sorsanız, buna da “Kötülüğün, çirkinliğin, azgınlığın, fitne ve fesadın kaynağını kökünde kurutmaya yönelik fiillerdir” derim.
İşte insanların çoğunun bugün kaçındığı sorumluluk budur.
Yani kendi hayatında Müslümanca yaşama hassasiyetini gösterebilirken, herkesin adalet içinde yaşamasını engelleyen güçlere karşı ıslah edici salih eylemleri birlikte gerçekleştirmekten sakınmalarıdır…
Bunun kaynağında da Allah’a teslimiyet konusundaki zaaflarımız yatmaktadır.
Öyle ya, devletten, siyasetten, piyasadan Allah’tan daha fazla korkarken, nasıl gerçekten iman etmiş sayılabiliriz ki?

YORUM EKLE