Başka bir 12 Eylül, yeni bir 15 Temmuz olmasın diye

15 Temmuz’un ilk günleri gelip geçtikten sonra, önümüzde bir imkân belirmişti.
Fethullah Gülen’in sapkın din anlayışının peşinden koşan, İslami kimliğe yönelik baskı politikalarını kendi gizli örgütlenmesinin bahanesi kılan ve kendi emellerini “dine hizmet” diye sunarak insanların inançlarını manipüle eden bir şebekenin, halkın da doğrudan müdahil olduğu bir karşı direnç ile başarısız bir darbe girişiminde bulunması, yeni bir dönemin başlangıç noktasını teşkil edebilirdi.
Yeni bir 12 Eylül ile, başka bir 28 Şubat ya da 15 Temmuz ile karşılaşmamak için güçlü bir irade her alanda sergilenebilirdi.

Bunun için geçmişin hatalarıyla sahiden yüzleşilmesi, yapılmaması gerekirken yapılanlardan vazgeçilerek, yapılması gerekirken yapılmayanlara başlanması iyi bir adım olurdu.
Devlet içinde herhangi bir derin devlet yapısının, herhangi bir paralel örgütlenmenin önünü kesecek yeni bir düzen tesis edilebilir; böylece toplumun, tüm farklılıklarına rağmen, hak, adalet ve özgürlük içinde yaşayabileceği büyük bir mutabakat sağlanabilirdi.
Bu mutabakat, devletin gerçek anlamıyla kamusallaştırılmasını, kamu yönetiminin yeniden fakat bu kez daha sağlam toplumsal temeller üzerinde yapılandırılmasını gerektiriyordu.

Siyasetten ekonomiye, hukuktan eğitime, uluslararası ilişkilerden iç güvenliğe kadar tüm alanlarda adalet ve hakkaniyete, ehliyet ve liyakate uygun şeffaf, hesap verebilir ve denetlenebilir yönetim ve denetim mekanizmaları kurulmalıydı.
Devlet otoritesinin, kamu imkânlarının yönetenlerin omuzlarına yüklenen ağır bir sorumluluk olduğunu hiç unutturmayacak, unutulduğu noktalarda denge-denetleme mekanizmalarının hızlıca devreye girdiği bir sisteme geçiş yapılabilirdi.
Böyle bir sistemde ülkenin herhangi bir vatandaşını, topluluğunu ya da grubunu yok sayacak, hakkını çiğneyecek ya da gasp edecek, ezecek kadar güç biriktirebilecek kişi ya da zümrelere, güç odaklarına tekelleşme fırsatı sunulmayabilirdi.

O zaman, çıkar gruplarının, kamu gücünden ve imkânlarından, kendi ya da başka güç odaklarının menfaatleri yahut emelleri doğrultusunda istifade etme planları, başka bir baskı ya da darbe ortamına fırsat vermeden pekâlâ boşa çıkarılabilirdi.

Şahsen, darbeye karşı toplumun gösterdiği direnç ile yakalanan imkânın heba edildiğine inanıyorum.
Şüphesiz bu, hakkaniyeti, adaleti ve özgürlüğü yalnızca kendisi için, kendisi gibi olanlar için ya da kendi kimliğiyle bir tuttukları için istemeyenler açısından üzüntü verici bir sonuçtu.

15 Temmuz sonrası oluşan süreç uzadıkça, kendi paralel yapısını kuran Fethullahçılığın tasfiyesinden boşalan yeri doldurmayı önceleyen başka yapıların güç mücadelesine şahit olduk.

Diğer taraftan denge-denetleme mekanizmasının güçlendirilmesi bir yana, neredeyse olanın da sıfırlanmasına yol açacak bir hükümet modeli değişikliği yapıldığını gördük.
Üstelik toplumun birbirine karşı kutuplaşması riskini attıran bu yeni modelin sakıncalarını, geçiş sürecinde olanlara bakarak yakinen öğrendik.

Yerel belediye seçimlerinin dahi beka meselesine çevrilebildiğine, iktidar ve muhalefet partilerine yönelik tercihin vatanperverlik ya da hainlik ile eşitlenebildiğine tanıklık ettik.
Böyle bir çatışma zemininde, toplumsal barış ağır biçimde tahrip olduğu gibi, kısa vadede herkesi kuşatabilecek toplumsal bir mutabakatın sağlanma fırsatı da kaçmış oldu.
Geçmişle yüzleşme ihtiyacı, bir kez daha ders değil intikam almanın aracına dönüştürülmek istendi.
İntikam kültürünün ağır basması, hamasetin siyaset iklimine boğucu bir şekilde sirayet etmesi neticesinde, toplumsal beklentiler değil dar çıkar gruplarının güç mücadelesi bir kez daha ana akım siyaset biçimine dönüştü.
Gelinen noktada, bu zeminin ne siyasi ne iktisadi ne de sosyal açıdan sürdürülebilir olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Bu zeminde şekillenmeye başlayan yeni süreçlerin bize eski kısır döngüleri mi yaşatacağı yoksa başka bir çıkış yolu mu sunacağı ise henüz meçhul.

YORUM EKLE

banner7

banner6