Bir “+65”linin Pandemi Günlüğü

Gara’da şehit edilen 13 yiğit hakkında yazmak için klavyenin başına geçtim… Ama baktım yeterli bilgi sahibi değilim. Mutlaka yazmak istersem ya hamaset yapacağım, ya acının sıcağıyla sorumlu olduklarını düşündüklerime mesnetsiz saldıracağım. Ya da o konuda yazılmış sıradan yazıların bir benzerini yazacağım. Onun için şimdilik “Tanrı rahmet eylesin, ailelerine sabır versin, mekânları cennet olsun” demekle yetineceğim…  Daha geniş bir zamanda konuyu her yönüyle inceledikten sonra yazmak niyetiyle bugün, 65 yaş üzerindeki bir insanın hepsi birbirinin aynı olan günlerinden birini aktaracağım.

Salgın herkesi etkiledi. Yaşlıyı, genci. Esnafı, memuru. Tüm dünyayı değiştirdi, farklı ve alışılmadık bir hayat dayattı… Ama bu süreçten en olumsuz etkilenen grupların başında Türkiye’de yaşayan 65 yaş üzerindeki insanlar gelir herhalde.  Hem fiziki hem de psikolojik sağlıkları bozuldu…  

İşte sıradan bir +65’linin bir günü:

Sabah uyandığımda kendimi çok halsiz ve yorgun hissediyordum. Sırtımda da hafif ağrı vardı. Koronoya yakalanmış olma ihtimalim geldi aklıma. Korktum. Hemen yataktan kalktım. Yüzümü yıkamadan önce kolonya şişesine yöneldim. Şişeyi açtım kokladım. Limon kolonyasının mis gibi kokusunu hissedebiliyordum. “Çok şükür” dedim…

Eşimle bir taraftan sabah kahvaltısını yaparken bir taraftan televizyonda haberlerini izliyoruz. Boğaziçi üniversitesindeki eylemleri izlerken yurtdışında çalışan iki kızımı hatırlıyorum. O gençlerin anne ve babaları için üzülüyorum. Çünkü birkaç yıla onlar da yurtdışına gidecekler. Kesin mi? Kesin! Çünkü birkaç kurumsal firma dışındaki firmalar, deneyimleri olmadığı için çok düşük ücret teklif edecekler. İşi kabul etseler bile yanında Boğaziçili çalıştırmanın tatmin duygusunu yaşamak isteyen patron, misafirlerinin yanında çay söylemesini isteyecek. O da istifa edecek. Kamu kurumlarına girmeye razı olanlar, mülakatta parti başkanının 100. Yıl Üniversitesinden mezun olan konuşmaktan aciz oğlu ona tercih edileceği için işe giremeyecek. Bazıları direnecek birkaç yıl kariyerine uygun iş arayacak, siyasi torpili olmadığı için bulamayacak. Onlar da yurt dışında iş arayacaklar ve bulacaklar. Anne ve babaları da ölene kadar onların özlemiyle yaşayacak. Yaşadıkları ülkelerde, o ülkeler adına kazandıkları başarılarla övüneceğiz. 

Baktım saat ona geliyor, hemen üstümü değiştirip maskemi taktıktan sonra günlük yürüyüşümü yapmak üzere dışarı çıktım. Kauçuk eldiveni taktım, asansörü çağırdım. Kapıyı biraz açık tuttuktan sonra asansöre bindim. Dışarı çıkınca eldiveni çıkarıp apartmanın çıkışındaki çöp kutusuna attım.

Kapıdan çıkınca, maskenin altından da olsa açık havada aldığım ilk nefesin, ciğerlerimin en ince bronşlarına kadar ulaşmasını bekledim. Hava ne kadar güzel. Sanki yazdan kalmış bir gün. Sırtımdaki kaban kalın gelecek gibi.

Birkaç adım sonra kentin gerçeği ile yeniden yüzleştim: Pislik… Kaldırımlardaki sayısız sigara izmariti. Yere atılmış poşetler, ambalaj kâğıtları, sigara paketleri, su ve meşrubat şişelerine bakarak, ne pis, ne saygısız insanlarız diye düşündüm. Beton dikilmekten her nasılsa kurtulmuş ama park yapılmamış yerler daha rezalet. Neredeyse çöplüğe dönüşmüşler.

Yaklaşık 340 gündür hiç kimseyle fiziksel temasım olmadı. Bir dostla tokalaşmak, bir arkadaşa sarılabilmek ne kadar da güzel duygularmış. İnsan kaybedince anlıyor kıymetini. Bu psikolojiden kurtulabilmek için, çok sayıda insan görebileceğim, mesafeyi koruyabileceğim geniş kaldırımları olan yaklaşık sekiz kilometrelik iki farklı yürüyüş güzergâhı tespit ettim her gün bu güzergâhlardan birisini tercih ediyorum. Bugün özellikle başlangıcında, emekli maaşımın yatırıldığı bankanın bankamatiklerin bulunduğu yürüyüş güzergâhını seçtim. Bankamatikten bir miktar para çektikten sonra yanıma ne mini kolonya şişesini ne de ıslak mendil almadığımı fark ettim.  Bankamatiğin yanında dezenfektan makinesi aradım yoktu. Ellerimi bir yere dokunmadan yakındaki caminin şadırvan/tuvaletine gittim orada yıkayayım diye. Oradaki onlarca lavabonun hiçbirinde ne sıvı sabun ne de sabun vardı. Mecburen yol üzerindeki bir markete girdim. Orada elimi dezenfekte edip çıktım.

Müfettişliğin getirdiği bir huyum var, belki de takıntım demek daha doğru; bir hatayı görünce onun yaygınlığını araştırırım. O gün de bankamatiklerdeki dezenfektan makinalarını ve umumi tuvaletlerdeki sabunları kontrol ettim. Belki otuzun üzerinde bankamatiğe baktım, büyük çoğunluğunda dezenfektan makinesi yoktu. Bazılarında makine konmuştu ama içinde kimyasal yoktu. Yalnızca Yapı Kredi Bankasının iki bankamatiği ile Kuveyt Türk’ün bir bankamatiğinde içi kimyasalla dolu temiz makinalar gördüm. Girdiğim büyük bölümü camilere ait on bir umumi tuvaletin –Kayseri’de umumi tuvaletler ücretsizdir-  hiçbirinde ne sabun ne de sıvı sabun vardı.

İlk bakışta maske kullanımı yüzde yüz gibi görünüyor. Ama maskelerin önemli bölümü burunu açık bırakacak şekilde kullanılıyor. Esnaf dükkânlarının önüne attıkları sandalyelerde oturarak sohbet ediyor. Bir kısmı sohbetlerini çay ve sigara eşliğinde sürdürüyorlar. Tabii ki çay ve sigara içerken maskeler çıkarılıyor.

Gençler daha duyarsız. Ne maske var, ne mesafe. Bir parkta 7-8 genç maskelerini çıkarmış bir şekilde sohbet ediyorlar. Biraz ilerde belediye işçisi, bir gün önce yapılan doğum gününden kalan konfetileri, plastik çatal bıçakları, mumları, teneke ve plastik meşrubat şişelerini, maskeleri söylenerek toplamaya çalışıyor.

Sokaklar rezalet. Delik deşik, engebeli, taşları sökülmüş, yerinden oynamış kaldırımlar. Yaklaşık on gündür yağış yağmamasına rağmen, bastığım kaldırım taşı altındaki su birikintisini üzerime sıçrattı. Kanalizasyondan sızan pis su değildir inşallah. Yürürken tüm hançeresini zorlayarak çıkardığı balgamı kaldırıma tüküren adama, yoldan geçen bir kadın ters ters baktı. Ama tepki vermedi. Kadın şanssız günündeydi anlaşılan,  cep telefonuna bakarak yürüyen bir delikanlı çarptı. Bu kez patladı: Önüne baksana oğlum!

PTT şubesinin önünden geçiyorum, vatandaş kuyrukta. Bazı bankalarda da kuyruklar var. Halk ekmek büfelerinin önündeki kuyruklar daha az. Üç harfli marketlerden birisinin önünde de kuyruk var. Sanırım uygun fiyatlı bir ürün satıyorlar. Üç harfli demişken, çocukluğumuzda büyüklerimiz “cin” demek istemezler, “üç harfliler” derlerdi. Bu üç harfli marketler de ucuz görünüyorlar ama bazı ürünleri piyasanın çok üzerinde. Cin gibi çarpıyorlar insanı.

Biraz ilerde, çöp kutusundan işlerine yarayacak, para edebilecek çöp arayan iki çocuk... Biraz daha ilerde başıboş sokak köpekleri, kaldırıma yatmış güneşliyorlar. Ne onlar yoldan geçenlere aldırıyor, ne yoldan geçenler onlara. Yürüyüşler sırasında en hoşuma giden şeylerden birisi, bazı hayvanseverlerin uygun yerlere sokak hayvanları için kaplara yem ve su koymuş olmaları…

Işık olmayan yaya geçitlerinden karşıya geçerken geçiş üstünlüğü yayada olmasına rağmen, hızla gelen otomobil şoförü geçiş üstünlüğü tanımayıp yavaşlamayınca bir kadıncağız can havliyle koşarak çiğnenmekten kurtuldu. Bu olaydan sonra trafik kurallarını ihlal eden sürücülere odaklandım. Işıklı kavşaklarda, yayalara yeşil yanmasına rağmen, bazı araçlar durmuyor, yayalar panikliyor. Araçların yüzde doksanı dönüş sinyal lambalarını yakmıyor. Trafikte kuralsızlık kural olmuş.

Etrafı seyrederek kaldırımdan dalgın dalgın yürürken, bir zil sesiyle irkildim. Kaldırımdan gelen bisikletli genç yol istiyordu. Kaldırımlar çok geniş olmasına rağmen, önemli bir bölümü işgal edilmiş durumda. Market tezgâhları, bazen seyyar satıcılar, çoğu zaman park etmiş otomobiller. Bunlar yetmez gibi yaya kaldırımlarını kullanan bisikletler…

Eve dönünce adımsayar programına baktım. 13 bin adım yürümüşüm. Her günden yaklaşık bin adım fazla. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra ev giysilerini giyip bilgisayarın başına geçtim. Gelen e-postalara baktım. Gazete için yazdığım “Tarihte Bugün”ü göndermeden son rötuşları yaptım.  Sonra kitaplar. Benim okumam biraz değişiktir. Aynı zamanda 4-5 kitap okurum. Birisi mutlaka roman olacak. Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yeniden okuyorum. “Senaryo Yazarları İçin Psikoloji” ilginç bir kitap. Paolo Coelho’nu “Zahir”ini okuyorum. Ve Tahir Uluç’un “İbni Arabi’de Sembolizm”. Bugünkü okumam yaklaşık 4 saatimi aldı. Arada gündüz programlarını seyreden eşimin “Fazlı gel, ahlak bitmiş. Vah, vah!” sesleri üzerine, bu toplum nasıl bu hale geldi dedirten “sahte gelinler”, “çocuklarını pazarlayan anneler” “ensest”  “ihanet eden karısına, eve dön diye yalvaran erkekler”, “evliyken, başka erkekle imam nikahı kıydıran kadınlar”, “uyuşturucu kurbanı gençler” gibi toplumdaki ahlaki yozlaşmanın marjinal örneklerinin sergilendiği programlardan çok kısa bölümler seyretmem kitaptan kitaba geçişte bir mola görevini görüyor. Benim topluma kötü örnek olarak gördüğüm programları, eşim çok yararlı buluyor.

Her günkü gibi üç sularında yemeğimizi yedik. Son zamanlarda iki öğüne indirdik yemeği. Akşamları da yoğurt veya meyve. Bazen her ikisi. Kilo almasam da eşime göre göbeğim büyüyor. Bu korona dönemi insanları obezleştirecek.

Yemekten sonra arkadaşlarla birkaç telefon görüşmesi yapıyorum. Karşılıklı koronadan, kimseyi görememekten, dostlarla sohbet edememekten yakınıyoruz. Sonra tekrar kitaplar. İnternetten indirdiğim bazı e-kitaplara göz atıyorum. 

Farklı kanallardan haberleri izliyorum. Politikacıları anlamıyorum. Cumhurbaşkanı yeni anayasadan bahsetti. Kendileri gündem oluşturamayan muhalefet bu konunun peşinden sürüklendi… Keza Aya gitmekten bahsetti. Tüm Türkiye o konuyu konuşmaya başladı. İşsizlik, aşı, aylardır kapalı kıraathaneler, cafeler, lokantalar, evine ekmek götüremeyen esnaf, işsizlikten bunalımdan intihar eden insanlar ve delirmesine ramak kalmış 65 yaş üzerindekiler gibi onlarca hayati konu varken muhalefet aya ve anayasaya takılıp kalıyor… İntiharlar, iflaslar, işsizlik, coronadan ölen on binler ve benzeri çok ciddi problemlerin hiçbiri 2002'de başbakanlık merdivenlerine atılan bir yazar kasa kadar ses getirmiyor...

Bir taraftan bu yazıyı yazarken Covid 19 için aşı randevularını aldım. Muhtemelen siz bu yazıyı okurken aşıyı vurulmuş olacağız. 65 Yaş üzeri aşısını da oldu/oluyor. Sokağa çıkma yasağı neden devam ediyor. Yeter artık. Fatih Erkoç’un dediği gibi “Oynatmaya az kaldı”.

Gözlerimden uyku aktığını fark ettim. Saat 03.00. Birbirinin tekrarı monoton günlerden birisi daha bitti.  Uyku saatim geldi. Uyuyorum. Size de İYİ UYKULAR. Her uykunun bir sabahı vardır... Günaydın diyebilmek umuduyla…

Not: Kayseri’nin sokaklarından görünen manzarayı anlattım. Ama biliyorum diğer kentler de farklı değil. İstanbul, İzmir, Bursa veya Sakarya… Üç aşağı beş yukarı hepsi aynı…

YORUM EKLE
YORUMLAR
E.Güvenç ÖZER
E.Güvenç ÖZER - 2 hafta Önce

Tespitlerinizin tamamı yaşadığım şehrim Manisa’dada aynı.Okurken günlük tespitlerim ve rahatsız olduğum tüm olumsuzluklar gözümün önünde canlandı.Çok üzüldüğüm olumsuzluklardan bir taneside cami tuvaletlerimizin pisliği.”Temizlik imandan gelir”diyen bir inancın mensubuyuz.Bu durumu il müftülüğümüze şikayet etmek zorunda kaldım.Ellerinize ve kaleminize sağlık.Sağlıklı vede huzurlu günler dileğimle.

Aydın GERİŞ
Aydın GERİŞ - 2 hafta Önce

farkındalık bakışı olayları böyle görüyor. her zamanki gibi güzel bir yazı. kalemine sağlık...

Sevda Erdoğdu
Sevda Erdoğdu - 2 hafta Önce

Aynısını ben de yürürken Bursa’da yaşıyorum.Neden yazdınız!!! Gördüklerimi unutmaya çalışıyordum eve gelince

Zehra Şenel Rodoplu
Zehra Şenel Rodoplu - 2 hafta Önce

Yine bir solukta okunacak çok güzel bir yazıyı kaleme aldığınız için kutluyorum

MUSTAFA YANDAKCI
MUSTAFA YANDAKCI - 2 hafta Önce

Bu Dönemde 65 Yasinda Olmak bir Zulüm

Baki Akın
Baki Akın - 2 hafta Önce

Yazılı olmayan yasalar "mahalle baskısı" denerek ilga edilmiş, toplumu düzenleyici yasalar yaptırımsız suç cezasız , ceza yetersiz. Uzatmaya lüzum yok istenirse otobüste sigara örneğinde olduğu gibi düzeltilebilir

Mehmet Deniz
Mehmet Deniz - 2 hafta Önce

Meyve ! Tadında yine güzel bir yazı. Emeğine sağlık.

Cennet Türkoğlu
Cennet Türkoğlu - 2 hafta Önce

Aynen Fazlı bey birbirinin benzeri günleri yaşıyoruz, siz güzel yazılarınızla üretkenliğinizi sürdürüyorsunuz, kaleminize sağlık, sağlıkla kalın.