Buna da şükür

“Ya hayır söyle ya sus” hadisini sık sık hatırlarım. Bir konu hakkında görüş belirtmeden önce “bunu yazmalı mıyım” diye defalarca düşünürüm.

Cuma günleri hutbeyi dinlemeden önce mutlaka internet sayfasına girer bir kere okurum. Çoğunca hocalar hutbenin belli kısımlarını atlarlar. Onun için “Bizim camide namaz bitti. Siz halen ne kılıyorsunuz” diye sitemlerle karşılaşıldığı olur.

Ki normali de budur. Zira bazen hutbe uzunluğu mesaiye yetişmek durumunda olan çalışanı zor durumda bırakmaktadır.

28 Şubat sürecinde pek çok radikal adım atıldı. Atılan bu adımların pek çoğuna tepki gösterildi (gösterdik).

Ancak bir şey hiç gündeme gelmedi. Hutbelerin tek elden gönderilmesi…

28 Şubat öncesinde hutbeler hocalar tarafından yazılıyordu. Hal böyle olunca hocanın ne diyeceği belli olmuyordu. Hatta bazı hocalar (çoğu hoca) hutbe hazırlama gereği de duymuyordu. “Nasılsa bir şey söylerim” diye çıkıyor ve Allah ne verdiyse anlatmaya başlıyordu.

28 Şubat süreci bu hutbe işine bir ayar çekmek açısından da mantıklı algılandı. Hem her camide aynı şey söyleniyor, hem hocalar hutbe hazırlama derdinden kurtarılıyor.

Ama süreç içinde bazı hocalar öyle hale geldi ki hutbeyi kağıda basıp cemaatle birlikte ilk defa okumaya başladı. Hutbe okurken heceleyen hocalar gördü bu gözler.

Neyse efendim. İktidarlar değişti ama hutbelerin tek elden gelmesi değişmedi.

Kimse de buna ses çıkarmadı. Cemaat bir şey demiyor çünkü hutbe ile pek işi olmuyor. Hoca bir şey demiyor. Çünkü bu şekilde hem hutbe hazırlaması gerekmiyor hem de ola ki yanlış bir şey söylerse hakkında soruşturma açılma ihtimali falan… Hele siyasetin sıklıkla gündem olduğu şu dönemde “Ne verirlerse onu okurum” demek çok daha sağlam. “Azıcık aşım kaygısız başım” modeli…

Siyasiler durumdan memnun. Çünkü onların iradesinin dışında bir hutbe yayınlanması söz konusu değil. Durum bu şekilde olunca kontrol etmek de kolay denetim yapmak da…

Durumun bu şekilde olduğunu bilirseniz Cuma hutbesinde neden Atatürk geçmediğine ilişkin yorum yaparken kimin mesul olduğunu anlamak daha kolay olur.

Geride kalan Cuma günü Sakarya’daki bazı camilerde hocaya tepki gösterilmiş. Kimi camiyi terk etmiş. Kimi basın açıklaması yapmış… “Bundan sonra namaza gitmem” falan…

Hocaya kızıp namaza gitmeyeceğini ilan etmek…

Hutbeyi kimin yazdığını, kimin yolladığını, kimin denetlediğini bilmiyor musunuz?

Biliyorsunuz. Neden yalandan iş arıyorsunuz?

Bu konuda iki nokta daha var. Birincisi Diyanet’in bu konuda hiçbir açıklama yapmaması. Yani millet bu kadar bağırdı çağırdı, siyasiler, köşe yazarları yazdı çizdi. Diyanet’ten ses çıkmadı. Bu acaba “Ne verirsem onu yiyeceksiniz” mantığı mı?

Bir de başka bir konu daha var.

28 Şubat süreci sonrasında her resmi programda devlet erkanına salgın hastalık sirayet ederdi.

Şimdi en azından 30 Ağustos konulu hutbe okunuyor.

Atatürk’lüsü de okunur elbet…

Yaşlı kartı meselesi

Neredeyse her meslek grubundan arkadaşımız var. Hepsi de derdini bir şekilde aktarıp, “Bunu da yazmalısın” diyor. (İşi ileri götürüp “Cesaretin varsa bunu da yazsana” diyenler de olmuyor değil tabi de. Neyse…)

Araç sürücüleri 65 yaş üstü kartı kullanıcılarının bu kartı amacı dışında kullandıklarını söylüyor.

65 Yaş üstü kullanıcılar da özellikle özel halk otobüsü sürücülerinin kendilerine kötü muamele ettiğini söylüyor.

Buraya kadar sorun var. İki taraf da birbirinden şikayetçi. Anlaşamıyorsanız ayrılın denecek bir durum da yok.

Ama bir başka bir durum daha var. 65 yaş üstü vatandaşların taşınması karşılığında araç başı ödeme yapılıyor. Bu ödeme yarıya indirilip, vatandaşlara da yüzde elli indirim sağlansa…

Veya vatandaşların kartına belli miktar aylık yüklense ve halk otobüslerine Büyükşehir tarafından ödeme yapılmasa. Bu sayede vatandaş kartını idareli kullansa.

Daha doğru bir çözüm olmaz mı?

Yoksa şoför yaşlıdan, yaşlı şoförden nefret ederek seyahat etmeye devam edecek…

YORUM EKLE