Çatlak Şanzel'e gülmek doğru mu?

Çoğunuz Armağan Çağlayan’ı tanırsınız. Kendisinin şimdilerde, “Gör Beni” ismiyle, tanınmış kişilerle soru-cevap şeklinde sürdürdüğü bir programı var, oldukça da ilgi çekici konuklar seçiyor programına.

Geçtiğimiz hafta konuğuysa Ankara’da Çatlak Şanzel olarak bilinen şarkıcı, Şanzel Hanım idi. Hanımefendi programda hayatını anlatırken, 17 yaşında işlemiş olduğu bir cinayetten bahsetti. Babaannesinin ameliyatını yapan ve ölümüne sebebiyet verdiğini düşündüğü doktoru öldürdüğünü açıkladı. Tabii o dönemin ceza yasasına göre kaç seneyi hapiste geçirdiğini, ceza evinde yaşadığı dramatik hikayeleri de programda paylaştı ve ekledi: “Sonra alışkanlık yaptı birkaç kere de yaralamadan girdim.”

Tabii bu cümleler izleyiciden çok tepki topladı. Cinayetin, yaralamanın özendirildiği, sağlık çalışanlarına şiddetin normalleştirildiği iddia edildi, hanımefendinin bunları rahatça anlatmasına ve en çok da bir hukukçu olan Armağan Bey’in bu cümlelere gülmesine eleştiri geldi.

Şanzel Hanım’ın Türk Ceza Kanunu kapsamında bir suç işlediği ve suçun -mağdurunun doktor ya da temizlik görevlisi olmasından bağımsız- cezalandırılması gerektiği hepimizin malumu. Hukukçu olmayanlarca değinilmemiş nokta ise, ceza yasalarının amacı. Ceza hukukunda yaptırımın amacı suçun önlenmesi, toplumun korunması ve suçlunun uslandırılmasıdır; sadece mağdurun tatmin edilmesi değildir. Mağdurun ve yakınlarının yüreğine su serpilmesi beklentisini anlayabiliyorum hele ki fail bir can kaybına sebebiyet vermişse. Fakat yalnızca mağdur cephesinden dramatik bakış ceza hukukunun varoluş mantığına ters düşecektir.

İnfaz hukuku herkesin ölene kadar eğitilebilir olduğu kabulünden hareket eder. Hafifletici sebepler, aflar bunun içindir. Dolayısıyla insan onuru gereği toplum tarafından hükümlünün işlemiş olduğu suç ile ömrü boyunca yaftalanması ve “ikinci sınıf insan” muamelesine tabii tutulması hukuk ekseninde kabul edilebilir değildir. Zira konu bu yönüyle ciddi bir insan hakları meselesidir.

Cezalandırma sistemi, mahkumiyet süresi sona erdiğinde hükümlünün kalan özgür yaşamına dair umutlar barındıran sağlıklı bir psikolojide olabilmesini hedefler. Ancak hükümlüler, cezaevinden ayrıldıktan sonra toplumsal önyargıyla dışlanıp yalnızca diğer hükümlülerce anlaşılıp kabul gördüğünden kendilerini artık işlemiş oldukları suçtan ari düşünememekte, bu hatanın kendilerinin kaderi olduğuna inanmakta ve sonrasında da benzer hayat tercihlerine sürüklenerek yine benzer suçlara karışmaktadırlar. İnfaz hukukunun tıkanan noktası da maalesef bu kısır döngüdür.

Toparlamak gerekirse, Şanzel Hanım’ın kabul gören ve takdir edilen bir geçmişi olmadığı malum. Kaldı ki kendisi de çoğu cümlesinde pişmanlıklarından, hatalarından bahsediyor, kimseye kötü örnek olmak istemem diyor hep…

Yani ben program süresince övülen, ne düzgün kadın yahu, denilen bir karakter görmedim. Aksine ibret alınması gereken, acı bir öykü ele alınmış programda. Çocukların, gençlerin Youtube üzerinde neler izlediğini, hangi isimleri örnek aldığını düşünecek olursak ya da reyting rekorları kıran Müge Anlı’nın programındaki hayat öykülerinin masumiyet seviyesini kıstas alırsak ortada bir skandal da yok aslında. Çağlayan’a öfke duyanlar ne bekliyordu acaba, hükümlünün taşlanmasını, meydanlarda yuhalanmasını mı ?

Kaldı ki Armağan Bey de “akıl almaz hayat hikayesi” diye paylaşmış videoyu. Gözlerini büyütüp gülerek refleks göstermiş duyduklarına. Zira trajik bir anlatı da güldürebilir insanı, yaşananlar acı da olsa kabulü gerektirir. Onaylamadığınız bir harekete çirkin ve empatiden yoksun tepkiler göstermeden de belli tavırlar koyabilirsiniz.

Cinayet fikrini bu denli çirkin yapan yalnızca mağdurun yaşamının son bulması değil, failin eline de kanın bulaşmış olması değil mi zaten…

Av. Berna Sena Çatalbaş

YORUM EKLE