Denizde

Sevgili dostlarım,

Daha önceki yazılarımla giriş yapmış olduğumuz deniz hayatına devamla bugün deniz hayatımda benim üzerimde iz bırakmış olan tatlı ve acı bazı hatıralarımı sizlere aktarmaya çalışacağım. Şükürler olsun ki, çoğu her zaman hatırlamak istediğim şeylerdir.

Her şeyden önce, çok güzel bir coğrafyada yaşıyoruz, kıymetini bilelim. İnsanın doğduğu coğrafya kaderi oluyor çünkü. Dünyayı yaratan zaten güzel yaratmış, ama sanırım bize dört mevsim vererek bir parça şımartmış. Ama belki de bu rahatlıkla bizler yeteri kadar sahip olduklarımızın kıymetini bilemiyoruz.

Sene 1990 başları, henüz SSCB dağılmamış. Sanırım New Orleans'tan olmalı, yaklaşık 50.000 ton dökme mısır getirdik, Odessa limanına.

Gelişte gemiye liman ve devlet yetkilileri geldiler, gemilerin rutin varış kontrolleri yapılacak. Yani bir ciddi ve resmi bir işlem, saatler sürüyor gemi adamları ve geminin kontrolleri. Heyetin hepsi ağır abiler, belli, birkaç da ağır abla var aralarında. Biz masalarını hazırladık, işlerini yaparken misafirlerimizi de ağırlıyoruz.  Masadaki bir bayan, portakalını yemedi, kenara ayırdı. Beğenmedi sanıp sordum. Bana özel olarak evde oğlu olduğunu, ona götürmek istediğini söyledi. Üzüldüm, mahcup etmemeye çalışıp istediği kadar alabileceğini söyleyince, heyetteki diğerlerinin kendini şikayet edeceğinden korktuğunu bu yüzden çantaya koyamayacağını söyledi. Ama sadece iki tane alabilirmiş. Aldı, arkasını dönüp sütyeninin içine sağ ve sol yerleştirip, evinde götürdü. Gemiden Pamela Anderson gibi ayrılırken neler hissettiğini bilemiyorum. 

Gemide eşimle beraberdik, sefer uzun oldu tabi. Kendisinin de birkaç senelik deniz hayatı vardır bu arada. Eşimle akşam romantik bir yemek nerede yenilir diye sorduğum acentemiz, bölgenin en iyi yemekleri ve servisini Black Sea Hotel restoranında bulabileceğimizi söyleyince oraya yollandık. Uzun zaman sonra başbaşa gemide ne pişmişse onu değil, canımızın çektiğini yiyeceğiz, az şey mi bu? Otele vardık, yapı olarak azametli. Lokanta katına çıktık, masalar hazır, her şey yerli yerinde. Ama kimse yok etrafta. Uzun uğraşlar sonunda bir şef garson peydah oldu, menüyü verdi, ama o listeden sadece tek bir yemek mevcut olduğunu söyledi. Adı Lulja Kebab imiş, her ne varsa onu yiyeceğiz tabi. Yaklaşık 1 saat sonra geldi yemeğimiz, ama berbat bir şey, yemek mümkün değil. Dışardaki o pis kokuları yayan balıklar zaten seçenek olamazdı.  Sonuç olarak bize iyi kötü yutulabilen domates ve salatalık verebildiler, tuzlayıp yedik.

Bizde sırf semt pazarlarını gezerken gördüğümüz sebze ve meyve yığınları varken en yakın kuzey komşumuzda iklimleri sebebi ile bir portakalın kral muamelesi görmesini kıyaslayınca bir defa daha güzel ülkede yaşadığımıza inandım.

Sağlıkla kalın

YORUM EKLE