Doğayı ifsad ettik, sonuçlarına katlanacağız!

 Bir ay öncesine kadar kuraklık tehlikesinden bahsediyorduk.
Özellikle Sapanca Gölü’ndeki çekilmenin yol açacağı susuzluk en önemli gündem maddelerinden biriydi.
Son bir aydır ise aşırı yağışların yol açtığı su baskınlarını, selleri konuşuyoruz.
Yazılı ve Ekinli mahallelerinde su baskınları yaşandı, Geyve ve Akyazı’da dereler taştı.
E-5’in kenarındaki tarlalardaki sular sıcak geçen bir haftaya rağmen çekilmemişti ki, birkaç gündür yeni yağışlar geldi…
Velhasıl önce yağmur yağmadığı için, sonra da aşırı yağdığı için perişan olduk…
Açıkçası bu konuda şöyle düşünüyorum:
Kendimiz ettik, kendimiz bulduk!
Ve daha kötüsü, bunların daha başlangıç olduğunu düşünüyorum.
Konuyla ilgili son haberleri okuduktan sonra, böyle düşünmekte sanıyorum haksız sayılmam.
Takip ettiyseniz görmüşsünüzdür.
Birkaç gün önce Marmara bölgesinin farklı yerlerinde insanlar sosyal medyadan hortum fotoğrafları paylaştılar.
Tuzla’daki ise en fazla dikkat çeken hortum oldu.
Konuyla ilgili olarak İTÜ meteoroloji mühendisliği bölümünden Prof. Dr. Orhan Şen, küresel ısınmadan dolayı ülkemizde artık iklimin değiştiğini söylüyor.
Dünyadaki ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi bulunca, Türkiye de artık yarı tropik bir iklime girmiş.
Bunun anlamı şu: Yaz aylarında yaşanan yağmur ve hortumlar artık olağan hale gelecek.
Hortumların şiddeti de artmaya başlayacak, daha çok zarar verecek.
Önce kuraklık, peşinden aşırı yağışlar, sonra da hortum ve fırtınalar…
Ve peşinden yine iklim değişikliğinin başka bir göstergesi olarak yine aşırı sıcaklar…
Dünyanın normalini bozduk, şimdi bu anormalliklerle boğuşmak zorundayız.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden hava tahminleri şube müdürü Ahmet Uçar da, buna alışmamız gerektiğini söylemiş.
Küresel ısınmadan dolayı iklim koşulları değişmiş, bu sebeple hava sıcaklığı yükseldiğinden hortum ve kuvvetli dolu gibi yağışların ihtimali de bir o kadar artıyormuş.
Bu gibi meteorolojik olayları daha sık görme olasılığımız önümüzdeki günlerde daha yüksekmiş.
İşte tüm bu altüst oluşlar, anormalliklerin normalleşmesi ve bir yandan kuraklık yaşarken diğer yandan sellere maruz kalmamız, insanoğlunun yapıp ettiklerinden ötürü…
Kalkınma, büyüme hırsıyla doğayı öyle ifsad ettik, dengesini öyle bozduk ki, artık buna ne toprak dayanabiliyor ne de gökyüzü…
Şehirleri büyüttükçe, toprağın üzerine beton döktük, ağaçların köküne kepçeleri vurduk, su kaynaklarını hızla tüketmeye başladık.
Bereketli tarım arazilerini sanayi çöplüğüne döndürdük..
Karadeniz’deki güzelim derelerin üzerini HES inşaatlarıyla doldurduk.
Ormanları ve deniz kenarlarını imara açtık, nehir yataklarıyla oynadık.
Ve şu anki siyasi irade, tüm bunları marifetmiş gibi pazarlıyor!
Kalkınma hırsı, siyasi iktidarın benliğini öylesine kuşatmış ki, doğanın talan edilmesinin önünde en ufak bir yasal engel dahi tanımamak için yoğun bir mesai harcıyor.
Son değişiklikleri inceleyin, hepsinin altında doğanın ranta, imara, inşaata açılmasının yasal altyapısını güçlendirme çabasını rahatlıkla göreceksiniz…
Üstelik dur durak da bilinmiyor.
Özal döneminde şehrimizin İstanbul-Kocaeli hattına sığmayan sanayileşmesinin uzantısı olması politikası tam gaz devam ettiriliyor.
Bereketli tarım arazileri peş peşe sanayi çöplüğüne dönüştürülüyor…
Onca fabrika yetmezmiş gibi şimdi bir fabrika daha açıldı.
Toprakla, suyla bu kadar uğraşırsanız, onun doğallığına bu kadar zarar verirseniz; iklimin de doğal dengelerin alt üst olması da kaçınılmazdır…
Merak ediyorum, birkaç on yıl sonra su kaynaklarını tükettiğimizde su fabrikaları bize su imal edebilecek mi?
Ya da fabrikaların ürettiği arabaları ya da traktörleri aç kaldığımızda yiyebilecek miyiz?

YORUM EKLE