Dolmuş şoförünün anlattıkları

Gün içerisinde en az bir kez dolmuş kullanıyorum. Şehirde olan biten her şeyi dolmuş şoförlerinden öğrenmek mümkün. Genel olarak bu kişiler kişisel gelişime de müsait oluyor. Yani sadece olayı değil olguyu da ölçebiliyor. Dolmuş şoförleri hem siyasi durumu, hem ekonomik durumu hem de insanların gerilim düzeyini ölçebiliyor.

Bir adam hem yoldaki yolcuyu, hem yoldan gelen aracı, hem parayı ve para üstünü, hem yetişeceği durağı tespit edip sürekli aracında kaç kişilik yer olduğunu düşünebiliyor ve bu arada da aracı doğru düzgün kullanabiliyorsa her şeyi yapabilir.

Dün yine dolmuş şoförü arkadaşımla konuşuyoruz. (Bu arada arkadaşlarım kendileri ile konuştuğum şeyleri ertesi gün gazetede görünce bana takılıyorlar. Ama bu defa konu sen değilsin Serhat’çığım. Bak başkalarını da yazıyormuşum.)

İnsanların eğitim seviyeleri yükseldikçe kibarlıklarının arttığını ancak trafikte tahammüllerinin düşük olduğunu söyledi. Yani bir kapıdan geçerken birbirine ısrarla yol veren, bir yerde hesap ödeyeceği zaman hesap ödeme konusunda yarışa giren insanlar konu trafik olunca birbirine tahammül edemiyor. Dahası bu durum araç içindeki yer verme konusuna da yansıyor. Şoför arkadaş, “Biz yoldaki yolcuyu her zaman hesap edemiyoruz. Belli bir sayıda yolcu biriktiğinde ya da saatimiz geldiğinde duraktan hareket ediyoruz. Ancak soğukta ya da sıcakta dışarıda bekleyen insanları araca alıyoruz. Ayakta kalan kadınlar çocuklar ve yaşlılar olabiliyor. Biz birinden yer rica edersek müşteri ile karşı karşıya geliyoruz. Eskiden özellikle eğitimli kesim daha fazla yer veriyordu. Şimdi ise kimse yer vermiyor. Bu konuda da tahammülümüz bitti” diyor.

“Peki siyaset” diyecek oluyoruz. “Halk siyasetten bıkmış be abi” diyor. “Hepsi samimiyetsiz geliyor. Televizyonu açıyorsun siyaset, gazetede siyaset, sosyal medyada bile iki kelimeden biri siyaset olmuş…”

“Ne olacak” diyorsun. “Siyasetten en az bahseden, yüzünü eskitmeyen kazanacak. Kimsenin siyasileri görecek hali yok. Herkes ekmek derdine düşmüş durumda” diyor.

Son olarak “Sakaryaspor ne olur” diyoruz. “Sakaryaspor yenerse hepimizin yüzü gülüyor. Arabaya binen müşterinin yüzünden anlarım ben Sakaryaspor maçının sonucunu. Takım gülünce şehir gülüyor. Ben başkan kim olmuş, yönetici kim olmuş bakmam. Ben takım kazanırsa mutlu olurum. Bu şehrin takımı kazansın. En azından bu konuda yüzümüz gülsün be abi” diyor.

Ben aynı araçla iki ring yaptım. Şoförleri dinleyin. Şehirden haberiniz olsun istiyorsanız tabi…

Burası Sakarya kimi ararsan burada

Ben hep yaşadığı yerle gurur duyan bir yapıdayım. “Keşke başka yerde doğsaydım” diye hiç düşünmedim. Başka yerde yaşamayı da asla düşünmüyorum. İzmir’de okudum. Başarılı sayılabilecek de bir öğrenciydim. Ama okul biter bitmez memleketime döndüm.

Ama son yıllarda hızlı nüfus artışı ile hızlı suç artışı da yaşanmaya başladı. Pek çok terör örgütü üyesi ilimizde yakalanmaya başladı. Pek çok problemli şahsiyet Sakarya’da ele geçirildi.

Üstelik bazıları da doğma büyüme Sakaryalı…

İlimizle elbette gurur duyuyoruz ama adımızın bu şekilde duyulması ve Sakarya’nın suç örgütlerinin geçiş güzergahında olması ile anılması hiç hoş değil.

Umarız elde ettiğimiz başarılarla anıldığımız günler de gelir…

Şiddetle mücadeleye şiddetle ihtiyacımız var

Bir yazı okumuştum, sosyal medyada. Şöyle diyordu:

Hayvana şiddet uygulayamazsın!

Çocuğa şiddet uygulayamazsın!

Kadına şiddet uygulayamazsın!

Yaşlıya şiddet uygulayamazsın!

Doğaya şiddet uygulayamazsın!

Konu dolaylı tümleç değil!

Şiddet uygulayamazsın!

Dün kadına karşı şiddetle mücadele günüydü. Konu kadın değil ki! Hastalıklı ruhu olan kendini her alanda gösteriyor. Bunun kadını, çocuğu, hayvanı, bitkisi yok. Kadına karşı şiddetle mücadele ettiğimiz kadar çocuğa karşı şiddetle de, hayvana ve doğaya karşı şiddetle de mücadele etmeliyiz.

Doğrusu aslında şiddetle mücadeleye şiddetle ihtiyacımız var…

YORUM EKLE

banner7

banner6