Eğitim Şurası Şifa Oldu mu?

Geçen hafta, 19. Milli Eğitim Şurası’nın, eğitimin bir mesele olarak tartışılmadan tamamlandığını belirtmiştim.
Bunu da Milli Eğitim Bakanlığı’nın, gerçekten çözülmesini istediği bir eğitim meselesinin olmadığı şeklinde yorumlamıştım.
Mevzuya kaldığım yerden devam edeyim.
Tabi öncelikle şunu hatırlatayım:
Şura kararları bağlayıcı değil, tavsiye niteliğindedir.
Dolayısıyla şurada alınan ve etrafında tartışma koparılan kararlar, illa ki eğitim politikasına dönüşecek değil.
Hükümet, bu kararlardan dilediğini hayata geçirebileceği gibi, tam tersini ya da orada alınmayan bir kararı da uygulayabilir.
Peki, buna rağmen bu kadar gürültü neden kopmaktadır?
Eğitim şurasıyla kurulan tozlu dumanlı sahne, bir bakıma, eğitimin yalnızca pedagojik bir süreç olmadığını hepimize yeniden göstermiş oldu.
Çünkü eğitim; iktidar sahiplerinin toplum mühendisliği yapmak için başvurdukları en güçlü ve en yaygın araçtır.
Bu, geçmişte böyleydi, bugün de durum değişmiş değil.
Dolayısıyla, şura kararlarını ve bunlara yapılan itirazları, devleti ele geçirmek için yürütülen siyasal savaşın, kültür cephesindeki karşılığı olarak görebiliriz.
Başka bir ifadeyle, ortada bir eğitim değil iktidar tartışması yürütülmektedir.
Alınan kararların da yapılan itirazların da sembolik olduğu, bunun arkasında bir siyaset kavgası olduğu gözden kaçmamalıdır.
Bu da bize, daha temelde bir sistem, bir düzen sorunumuz olduğunu ve bunu çözüme kavuşturmadığımızı göstermektedir.
Peki bu durum şaşırtıcı mı?
Kanaatimce değil.
Çünkü devlet dediğimiz mekanizma, bu ülkede yaşayan insanların ya da grupların kendi aralarında yaptıkları toplumsal bir sözleşmenin, ortak bir yaşam iradesinin, dayanışmanın ve paylaşmanın örgütlenmesi olarak kurulmamıştır.
Bilakis; onu ele geçiren bir kadronun şahsileştirdiği iktidarlarının aygıtı olmuştur.
Bunun sonucu olarak da siyaset, devlet aygıtını ele geçirmenin savaşına dönüşmüştür.
Devleti ele geçiren herkes, bu gücü, önceki iktidar sahiplerinden intikam almak için kullanmıştır.
İşte yıllardır sosyal, siyasal ve kültürel meselelerimizin çözümsüzlüğünde, bu bozuk düzenin büyük bir payı vardır.
Devleti ele geçirdiğini düşünenler, bir zaman sonra gücün, iktidarın, hırsın ve intikamın esirine dönüşmektedir.
Ve bu esnada, sorunlarımız; çözülmek yerine, yalnızca propaganda unsuru olmaktadır.
Geçici hamlelerle günü kurtaranlar da, yalnızca bu kirli iktidar savaşını yürütmenin peşindedir.
Buna son verilmesi ise, herkesin kendi kimliğiyle, kendi inancıyla, kendi kültürüyle varlığını sürdürebildiği, adil ve özgür bir düzenin kurulmasıyla mümkündür.
Eğitim, tam da bu noktada gerekli bir süreç olarak değerlendirilebilir.
Bu sebeple, eğitimin özgürleşmesi bizim açımızdan önemli bir meseledir.
Eğitimin özgürleşmesi için atılacak adımlardan ilki, zorunlu eğitim anlayışının terk edilmesidir.
Eğitim; öğrenmeyi talep edenle, bilgi ve beceri sahibi öğretici arasında, gönüllülük esasıyla yürümesi gereken bir süreçtir.
Ne insan zorla öğrenir, ne bir insana zorla bir şey öğretilebilir.
Zorunlu eğitimle birlikte, eğitimin sadece devlet okullarında yapılması gerektiği anlayışı da sorgulanmalıdır.
Alternatif eğitim kurumlarının oluşması ve gelişmesi engellendiği sürece, tek tip bir eğitim anlayışı sürüp gidecektir.
Bunun toplumu ne hale getirdiği ise ortadadır.
Farklı eğitim anlayışlarının ve farklı ekollerini başka tür okulların ortaya çıkması için Tevhid-i Tedrisat Kanunu bir engel olmaktan çıkarılmalıdır.
Şayet 19. Milli Eğitim Şurası’nda, eğitim meselesinde böylesi temel konular gündeme gelse, bunun etrafında tartışmalar yürütülseydi, belki çok daha büyük kavgalar verilirdi ama geriye daha sahici tartışma başlıkları ve kararlar kalabilirdi.
Şimdiki hal ise birkaç gün sonra unutulup gidecektir. 

YORUM EKLE