Enkaz Altındaki Saatler

17 Ağustos 1999 günü sabaha karşı…

Yataktan sıçrayarak uyandım. Başım tavana çarptı. Elimi başıma götürmek istedim, bu sefer kolum tavanda asılı duran avizeye çarptı. Ortalık zifiri kararlıktı. Tavan bir metre kadar üstümdeydi.

İlk önce eşimi kontrol etmek istedim. Yanımda değildi. Odadan artakalan dar bir alanı el yordamı ile taradım ama kendisini bulamadım. Ses de vermiyordu. Ölmüş olabileceği korkusunun yerini kaçabilmiş olacağı ümidi aldı. Kısa bir süre içinde yalnız olduğumu anladım.

Yataktan sürünerek çıkmak ve kapıya doğru gitmek istedim, kapıyı bulamadım. Pencerenin olduğu duvara yöneldim. Başaramadım.

Bosna Caddesindeki evimiz, dört katlı binanın birinci katında idi. Üzerimizde büyük bir kütlenin olduğunu hesap etmek zor değildi. Aklıma cep telefonumu bulmak geldi. Karanlığın içinde el yordamı ile aranırken normalde etajerin üstünde duran müzik kutusunu buldum.

Kutuyu açınca zayıf bir ışık ortamı kısmen aydınlattı. Işığın yardımı ile arada sıkıştığım iki metre kare alanı tekrar kolaçan ettim. Artçı depremler devam ediyordu.

Deprem olmuş, apartman yıkılmış, enkazda kalmıştık. Eşim kayıptı.

Binanın en alt katında üstelik yandaki diğer binaya bitişik arka odasındaydım. Eğer dışarıda birileri yaşıyor ise; beni bulup çıkarmalarının imkânsız olabileceğini düşündüm. İlk aklıma gelen senaryoya göre; birkaç gün içinde ölecektim. Müzik kutusunu kapattım. Nedense pilinin hemen bitmesini istemedim.

Eşim inşallah çıkabilmiştir diye düşünüyordum. Uykum o yıllarda ağırdı ve depremin sallantısını hiç hissetmemiştim. Ancak bina yıkılınca uyanmıştım.

Birkaç saat sonra ambulans seslerini duymaya başladım. Yaşayan birileri olduğunu o zaman anladım. “Sesimi duyan var mı” diye bağırabilmeyi o an öğrendim. Neden sonra büyük dayımın sesini duydum. Onlar üçüncü katta oturuyorlardı. Binadan kurtulan olduğunu anlayınca “belki ben de çıkabilirim” diye düşündüm.

Dayımla duvarın ardından konuşmaya başladık. Hanımı sordum. Önce “bilmiyorum” dedi. Gidip kontrol etmesini istedim. Sesi kesildi. Bir müddet sonra yeniden konuşmaya başladı ama sesinde umuda dair bir işaret yoktu.

Yine bir zaman sonra babamın sesini duydum. Onlar dışarıdan ben içeriden kazmaya başladık. Ne kadar zaman uğraştık bilmiyorum. Duvarlar arasından ince bir ışık ve nefes almaya yetecek kadar hava girdi. O an nasıl yapabildim aklım almıyor ama yatağın ayağını kırarak kendime bir açıklık elde ettim. Kollarımı dışarı uzattım. Beni dışarı çektiler.  

Hanım enkazdaydı. Binanın hangi tarafında olduğunu bilmiyorduk. Kayınpederim İstanbul’dan koşar adım gelmişti. Bana kızını soruyordu ama ona verecek bir cevap bulamıyordum.

Öğle saatlerine kadar deliler gibi bir o tarafa bir bu tarafa bakıp durduk. Kendi başımıza hiçbir şey yapamayacağımızı anlayınca kardeşimle birlikte Valiliğin önüne gitmeye karar verdik.

Yolda yıkılan binaları, altında kalan cesetleri, şehrin acınası halini gördükçe zamanın bizler için artık bittiğini düşünüyordum. Vilayet önünde (şimdiki demokrasi meydanı) tam bir keşmekeş vardı. Kime ne soracak, kimden yardım dilenecektik, belli değildi.

Meydanda bir grup genç insan gördük. Üzerindeki kırmızı gömleklerin sırtında AKUT yazıyordu. Bir tanesinin kolunda çektim. “Binamız yıkıldı, içinde insanlar var” dedim. Sakarya’ya yeni gelmişler, valilik yetkilileri ile konuşacaklarmış.

“Bekleyemeyiz” dedim. “Tamam!” dediler.

AKUT’un dört kahramanı ile onların station wagon arabasına binerek bulvardan ve İzmit Caddesinden geçerek güneyden Bosna Caddesine girdik. Enkazın önüne geldik. Binamızdaki arama kurtarma çalışmaları böyle başladı.

Çok uzun süre ses alamadık. Ümidimizi kaybettiğimiz bir anda kayınpederim biricik kızının sesini duyarak bütün ekibi hareketlendirdi.

Eşimi, büyük yıkımdan ancak 38 saat sonra enkazdan çıkarmayı başardılar.

Önce Devlet Hastanesine götürdüler. Doktorlar şehir dışına sevk etmek gerektiğini söyledi. Ambulans bizi Cengiz Topel Havaalanına götürdü. Oradan askeri uçakla Ankara’ya uçtuk, yine ambulans ile bizi Ankara Üniversitesine bağlı İbn-i Sina Hastanesine götürdüler. Onlarca ameliyatı içeren ve yıllarca sürecek tedavisi böylece başlamış oldu.

Allah (cc), ilk önce AKUT’tan, Sağlık Bakanlığından, Türk Silahlı Kuvvetlerinden ve özellikle Ankara Üniversitesi Hastanesi personelinden binlerce kere razı olsun!

Yıkılan binamızda küçük dayım ve sekiz yaşındaki oğlu vefat etti. İkinci kattaki daireleri onlara mezar olmuştu!

Evet biz sağ çıktık ama depremden sonra belki on yıldan fazla süre yaralarımızı sarabilmek için uğraştık. Hala daha tam anlamıyla sarabildiğimiz söylenemez.

***

Depremin 20. yılında bunları anlatmamın özel bir sebebi yok! Ama şunu söylemek isterim.

Depremi yaşayan bilir. Bilmeyenlere masal gibi gelir.

Bilmeyenlerden depreme karşı önlem almalarını talep etmek ise; olsa olsa bir hayaldir!

Büyükşehir Belediye Başkanı ve elbette ilçe belediye başkanları bu şehri birazcık seviyorlarsa, deprem riskini ciddiye almalıdırlar.

Binalar tekrar yıkıldığında kimin altında kalacağı belli olmayacaktır.

YORUM EKLE

banner7

banner6