Farklı gezegende olsak?

Bugünkü başlığım, bir kaç gündür zihnimin içinde volta atan, bir soru işareti ile bitiyor. Eğer gerçekten de farklı bir gezegende yaşasak, zaman nasıl bir şekil alırdı acaba? Her şey aynı mı kalırdı, yoksa hayat, tamamen farklı mı olurdu? Yaşadığımız dünya düzeni, kabul etmiyor, yüreğin kabul ettiği çoğu şeyi. Kabul etmiyor sevmeden sevilmeyi. Kabul etmiyor selam almadan, selam vermeyi. Kabul etmiyor, ‘Varsın bu da böyle olsun’ demeyi. Kabul etmiyor kötü söz karşısında susup, sadece dua ile karşılık vermeyi. Ve kabul etmiyor dikenine inat, güle şükür etmeyi. Çünkü dünya ve dünyada nefes alan insanlar, her zaman nefsin dediklerini duyuyor. Her zaman mantık istiyor. Her zaman gerçekleri ile her zaman değişmeyen kuralları ile nefes alıp veriyor.
Biz insanlar ‘Böyle gelmiş, böyle gider’ düşüncesi ile sürüklenip gidiyoruz sonu olan bir zamanın elinde. Hiç bir zaman esnek davranmıyor, hiç bir zaman siyah ile beyazı, bir gride buluşturmuyor ve hiç bir zaman, ‘Bu da olabilir’ demiyor bu dünya. Gereksiz ‘OLMAZ’lar’ var bu dünyanın içinde. Gereksiz ‘OLMAZ’ların özünde de,
Gereksiz hüzünler, gereksiz acılar, gereksiz engeller var.
Nedendir bilinmez, her zaman son derece yoğun ve son derece yorgun insanlar yaşıyor bu dünyada. Suya benzeyip, hızla akıp giden zamanın, her an yetersiz kaldığı, meçhul bir gelecek için bugünü mahfeden, yarını düşünüp, bugünü es geçen, özü önemsemek yerine, sadece gözü önemseyen ve kiracı olduğu halde, kendini dünyanın sahibi zanneden insanlar yaşıyor.
‘Ego’ mikrobu geldi bize sanki. Söylemekten işitmeyi, yukarıdan bakmaktan, gökyüzünü izlemeyi, toprağı hissetmeyi her zaman ihmal ediyoruz. Herkes, mutlaka kusursuz, mutlaka dengi dengine bir dünya düzeni hayal ediyor. Sadece, ‘Saydın, seydin’ diye suç atıp eleştiri yapıyor. Ama kendini, ‘Saydın, seydin’ dediği insanin yerine koymayı, asla ama asla düşünmüyor.
Her yürek çok farklı, her yürek, kendine göre her zaman çok hakli. Çünkü yürek, ne dünya düzenini umursuyor, ne katı kurallarını, ne biz insanların ürettiği tabuları ne de silinmez gerçekleri umursuyor. Yürek hayat istiyor. Yürek her şeyi tatmak, yürek her yerde gezmek, iç sesi ne derse, sadece onu haykırmak, yürek sadece duygu, yürek hissetmek sadece istiyor.
Farklı bir gezegende olsak ya da farklı bir gezegen inşa etsek? Hayatta değişen bir şey olur muydu, olursa, değişen ne olurdu bilmiyorum. Belki de, ilk önce, nefes alıp verdiğimiz bu dünyayı değiştirmek lazım. Hüznü tamamen silmeden, huzur da ekmek lazım aralara. İmkânsız oluşunu kabul ederek, aşk ta ekmek lazım hayatin her noktasına. Mesela, bir şiir yazmak lazım gecenin bir yarısında ve buram buram gece kokan. Kapıyı çalan her derde ‘Hoş geldin’’ diyebilmek ve her dertte de, Allah’ın kudretini görebilmek lazım.
Zaten hayat, farklı gezegende olsak ta bitecek, bu gezegende olsak ta bitecek. O yüzden, gerek yok hayata şekil vermeye. Gerek yok duygulara set çekmeye. Acı çekmemek için, hayattan korkmaya gerek yok. Sevmemeye gerek yok. Eleştiri almamak için, yazmamaya ve susmaya hiç ama hiç gerek yok. Ve insan, ‘İnsan’ olduğunu da unutmayacak, sol tarafında duran yüreği de, boş yere taşımayacak.

YORUM EKLE