Fay hatlarına betondan tabutlar dikmek

İnsanlığın elindeki bilimsel bilgi ve teknoloji, henüz bir depremin ne zaman meydana geleceğini öngörmekte yetersiz.

Gün gelecek, yer sarsılmaya başlamadan bir süre önce bundan haberdar olacağız ve o korkunç sallantıların başlangıç anına hazırlıksız yakalanmayacağız ama o gün, bugün değil.

Bugün itibariyle depremin ne zaman başlayacağını tespit edemiyoruz, fakat kesin bildiğimiz bir şey var:

Her an bir deprem olabilir!

Hepimizin başına acı bir hadise gelebilir.

Ve o şiddetli sarsıntıya nerede yakalanacağımızı kestiremeyiz.

Yüzyılı aşkın zamanda yüzlerce depremde yüz bine yakın canı depremlerde kaybetmişiz, yine de ders almamışız.

Asıl düşünmemiz gereken gerçek bu değil mi?

Dünyada cereyan eden tüm depremlerin handiyse beşte birinin yaşandığı en etkin deprem kuşaklarından biri üzerinde bulunduğumuz yakinen bilindiği halde böyle bir durum yokmuş gibi nasıl davranabiliyoruz?

Düşünün ki ülke nüfusunun yüzde 90’ından fazlası deprem riski taşıyan bölgelerde yerleşik halde fakat yerleşim alanları ve yapılar bu riske göre planlanıp, inşa edilmiyor.

İnsanca yaşayamadığımız bir düzende asgari şartlarda hayatta kalmaya çalışıyoruz ama görünen o ki bunu da başaramıyoruz.

Her alanda karşımıza çıkan günü kurtarma politikaları, ilerisini düşünmeden alınan acele kararlar, hakkıyla uygulanmadığından kâğıt üstünde kalan yasalar ve yönetmelikler, ehil ellerden çıkmayan ve layıkıyla denetlenmeyen inşaatlar birikiyor birikiyor ve deprem anında hepsi birer ölüm kapanına dönüşen yapılara dönüşüyor.

Marmara depremi sonrası toplanan özel vergilerin duble yollara harcandığı zamanında açıkça dillendirilebildiği halde sonrasında neler yapıldığı gündeme getirilmek dahi istenmiyor.

Kamu bütçesine sıcak para akışı sağlama çabasıyla kayıt altına alınan binlerce binanın altında yarın kaç canın kalacağı hiç düşünülmüyor.

Kimse yitirilen canların vebalindeki payını üstlenmediği gibi o vebalde payı olanlara ses etmek de yine kamu gücü ve otoritesi adına engelleniyor.

Bir dönem, yerel yönetimlerdeyken merkezi hükümeti kendileriyle iş birliği yapmamakla eleştirenler, bugün aynı koltukları kendileri doldurunca geçmişteki sözlerini enkaz altına gömmeyi tercih ediyor.

Depreme neden ve nasıl hazırlıksız yakalanabildiğimiz sorusu gündeme alınmıyor da depremden sonraki kurtarma faaliyetleri ve enkazdan kurtuluş hikayeleri destanlaştırılarak, üzerinde düşünmemiz gereken asıl hikâye gözden uzaklaştırılıyor.

Deprem sonrası sürecin hayati önemi haiz olduğundan şüphemiz yok, lâkin buna yönelik yapılan hazırlıklar ve çalışmalar, deprem anına hazırlık sürecini gündemden düşürmeye yeter mi?

Depreme nerede, ne zaman ve nasıl yakalanacağımızı bilmediğimiz bir vasatta, her yerin her zaman olası bir depreme hazır hale getirilmesi gerekmez mi?

Devlet Planlama Teşkilatı, yirmi yıl önce hazırladığı raporda “yeni yerleşme alanları üretilmesi ve mevcut tehlikeli yerleşmelerin deprem tehlikesinin en az olabileceği uygun alanlara yönlendirilmesi” gerektiğini söylemişti; tam tersi olmadı mı?

“Adapazarı’nda olduğu gibi 1. sınıf tarım arazilerine yerleşme ve tesis kurma izni verilmemeli” diye yazmıştı; en bereketli topraklarımız şantiyeye dönmedi mi?

“Deprem bölgelerinde yer alan kentlerimizde, bir program çerçevesinde, binalarda depreme dayanıklılık testlerinin yapılması suretiyle bu konuda alınması gereken önlemlerin belirlenmesi” gerekiyordu, belirlenmedi ve daha deprem yok iken, durduğu yerde yıkılan binalar görmedik mi?

“Kentsel ve sınai yerleşimlerin tehlikeli bölgelerin dışına yöneltilmesi” gerekirken, sayılarını arttırdığımız yetmezmiş gibi deprem bölgesine nükleer santral tesisi kurmaya kalkışılmadı mı?

“Muhtemel afet tehlikesi bulunan bölgelerde, afetzedelerin geçici olarak yerleştirilmesi için rezerv arazi hazırlamak” lazımdı, bırakın bunu, toplanma alanlarına dahi alışveriş merkezleri doldurulmadı mı?

Her yere adeta betondan tabutlar dikilmedi mi?

Şimdi tüm bu soruların cevabı gün gibi ortada iken, yapılması gerekirken yapılmayanların göz göre göre yıkıma ve ölüme davetiye çıkarma anlamına geldiği bir ülkede yaşanan acılara “kader” deyip, “sabır” telkin edemezsiniz.

YORUM EKLE