Cennet Yolcusu Olabilmek

Sakarya Yenihaber Gazetesi'nin hazırladığı Ramazan sayfasında bugün "Cennet yolcusu olabilmek" konusu ele alındı

Cennet Yolcusu Olabilmek

CENNET YOLCUSU OLABİLMEK 
Kıymetli Okuyucularım! Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Hakiminde şöyle buyurmaktadır: “Rabbinizin mağfiretine, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve takva sahipleri için hazırlanmış bulunan cennete koşun.” (Âl-i İmrân 3/133.)  Peygamberimiz (s.a.s) de “Cennete girmeye vesile olacak en önemli husus nedir?” diye soran bir sahâbiye, “Takva, yani Allah’a karşı sorumluluk bilinci ve güzel ahlaktır.” buyurmuştur.  (İbn Mâce, Zühd, 29.)
Yüce Rabbimiz, bizlere birbirini takip eden iki hayat vermiştir. Birincisi fâni, kısa ömürlü ve kazanca dönüştürülmesi gereken dünya hayatıdır. İkincisi ise ebedi ve ölümsüz olan âhiret hayatıdır. Dünya hayatı, âhirete uzanan zorlu ve sonlu yoldur. Âhiret hayatı ise dünya tarlasında ektiğimizi biçeceğimiz, yapıp ettiklerimizin karşılığını eksiksiz göreceğimiz bir hayattır. Bu hayatta bizler için ya hüzün ya da sevinç vardır.  Dünya imtihanında başarılı olmak için gayret gösterenler, Allah’ın rızasına ve ebedi nimetler yurdu olan cennete kavuşacaklardır. Bu imtihanı kaybedenler ise âhirette pişmanlık ve hüsrana uğrayacaklardır.    
Rabbimiz, cennetine götürecek, cehennemden kurtaracak yolu bizlere hayat rehberimiz olan Kur’an-ı Kerim’de öğretmiştir. Peygamberimiz (s.a.s) de bu yolu bizzat yaşayarak göstermiştir. Söz konusu bu yolun sonu ebedi kurtuluştur. Bu yolun sonu bitmeyecek olan bir huzurdur. Geliniz bugünkü yazımızda cennet yolcusunun özelliklerine hep birlikte bakalım. Değerli Kardeşlerim! Cennete giden yola imanla girilir. Zira ebedi kurtuluş, imandan geçer. Allah’ın varlığına ve birliğine, O’nun peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna gönülden inanmak mümin olabilmenin ilk şartıdır. Mümin, Allah’a gönülden teslim olmuş kişidir. Mümin, son nefesine kadar imanına sadık kalan kimsedir. O, bu uğurda türlü musibetlere maruz kalsa da sadakat ve teslimiyetini yitirmez.  
Cennete giden yolda ilerleyebilmenin bir şartıda ibadettir, salih ameldir. İhlasla kılınan namaz, samimiyetle tutulan oruç, hac, zekât, kurban nasıl birer ibadetse, sırf Allah rızası gözetilerek yapılan her güzel iş de bir ibadettir. Anne-babamıza, eşimize-evladımıza, komşu ve akrabamıza, can taşıyan her bir varlığa iyilikte bulunmak ibadettir. Hayatı birbirimize kolay kılmak, sahip olduğumuz nimet ve imkânları kardeşimizle paylaşmak, yardımlaşmak bir ibadettir. Tutamayanın eli, göremeyenin gözü, yürüyemeyenin ayağı, konuşamayanın dili olmak bir ibadettir. Hâsılı kötülükten uzak durma ve iyilik yolunda olma gayreti bir ibadettir.  Yine, Cennete giden yolda yücelebilmenin bir başka şartı güzel ahlaktır. Rabbimize, kendimize, çevremize karşı samimiyeti kuşanmaktır. Doğruluk ve istikametten asla ayrılmamaktır. Ahde vefayı elden bırakmamaktır. Emanete ihanet etmemektir. Zira Rahmet Elçisi (s.a.s) tarafından “elinden ve dilinden emin olunan kişi” diye tarif edilen mümin, hiçbir kimseye zarar veremez. Yüce Allah’ın saygın bir varlık olarak yarattığı insanın onur ve haysiyetini zedeleyecek söz, tutum ve davranışlarla kısacık ömrünü israf ve heba edemez. Mümin, “Utanmazsan dilediğini yap.” (Buhâri, Ehadisü’l- Enbiya, 54. ) hadisi doğrultusunda güzel ahlakı kendisine şiar edinir.  
Değerli Okuyucularım! Bugünkü yazımızı şu duayla bitirmek istiyorum: “Allah’ım! Senden cenneti ve bizi cennete yaklaştıran söz ve amelleri isteriz. Cehennem ateşinden ve bizi ona yaklaştıran söz ve davranışlardan sana sığınırız.” (İbn Mâce, Dua, 4.)

Ensarın Seçkin Hanımlarından: Ümmü Süleym (r.a.)
Bitmek bilmeyen savaşlarla yıkık dökük bir harabeye dönen Yesrib şehrinin sakinleri düşmanlıklardan,  çatışmalardan ve Yahudilerin oyunlarından usanmıştı. Huzura susamış gönüller biçare beklerken içlerinden bazıları, şehrin kasvetini dağıtmakla kalmayıp gönül hanelerini de aydınlatacak bir kurtarıcının geldiğini anlamışlardı. Onlar, Resûlullah’ı görmeden ona inanmış, gönüllerini onun getirdiği hidayete açmış Yesrib’deki ilk Müslümanlardı. Onlar, kötüleme, bozma, karışıklık anlamındaki  “Yesrib” ismiyle müsemma bu beldenin, iman nuruyla “Medinetü’r-Resûl” ismini alarak medeniyetin beşiği haline gelmesine vesile olacak müminlerin öncüleriydi. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları soyundan gelen Milhân kızı Rümeysâ da onlardan biriydi. 
Rümeysâ, “Ümmü Süleym” künyesiyle anılıyordu. Müşrik olan eşi Mâlik ne derse desin, o hakikati bulmuş, Resûlullah’ın davetine uymuştu. Biricik yavrusunun da bu yolda olmasını arzuluyor, ona kelime-i tevhidi telkin ediyordu. Bu duruma razı olmayan eşinin vefatıyla Ümmü Süleym’in hayatına yön veren tek şey imanı olmuştu. Çevresindeki pek çok hanımın asla reddetmeyeceği Ebû Talha’nın evlilik teklifini,  Müslüman olmadığı için kabul etmemişti. Emsalleri, evlenirken alacakları mehrin meblağı konusunda tartışadursun o, talibinin Müslümanlığı kabul etmesini kendisi için mehir olarak kâfi görmüştü. Böylelikle Ebû Talha gibi bir yiğidin şirk bataklığından kurtulup İslam’la şereflenmesine; gazalarda Resûlullah’a bedenini siper edip dillere destan mülkünü Allah yolunda hibe edecek kadar ihlaslı, türlü hizmetleriyle ashabın seçkin isimleri arasında yerini alan örnek bir mümin olmasına vesile olmuştu. 
Sadece eşi Ebû Talha’nın değil, oğlu Enes’in de hak yolunda inananlara önderlik eden güzide bir sahabi olmasının yolunu açmıştı Ümmü Süleym. Zira Allah’ın Sevgili Elçisi hicret ettiğinde Medineli hanımlar ona hediyeler takdim ederken o, en değerli varlığını, on yaşındaki biricik oğlu Enes’i götürmüştü yanında. Resûl’ün hizmetinde bulunsun ve onun yolunda yetişsin diye yavrusunu ona teslim etmişti. Bu sayede Hz. Peygamber’in terbiyesinde büyüyen Enes b. Mâlik, on yıl ona hizmet etmekle kalmayacak, nebevi mirasın nesiller sonrasına aktarılmasında da önemli rol üstlenecekti. 
Medine’de, başta Allah’a şirk koşmamak olmak üzere İslam’ın temel kaidelerine sımsıkı sarılacağına dair Resûlullah’a biat ederek imanını perçinleyen Ümmü Süleym, her daim verdiği bu sözün gereklerine uygun bir yaşam sürdü. Onun hayatı, Allah ve Resûlü’nü dünyadaki her şeyden çok sevmenin nişaneleriyle doluydu âdeta. Yuvasını iman üzere kurarak bir evladını Allah yoluna adayan bu mümin hanımefendi, ikinci oğlu Ebû Umeyr’in vefatını tam bir teslimiyetle karşılamıştı. Kendi acısını bir kenara bırakarak eşi Ebû Talha’yı teselli sadedinde sarf ettiği şu sözler oldukça manidardı: “Birinden ödünç bir şey alan kimse aldığı şey geri istenince onu vermeyip yanında alıkoyabilir mi?” Ölünün ardından saçını başını dağıtarak, bağıra çağıra günlerce ağıt yakmayı öngören cahiliye geleneğinden gelen bir insanın dilinden dökülen bu sözler, “alanın da verenin de Allah olduğu” inancını içselleştirmenin ne demek olduğunu gösteriyordu o zamandan bu zamana tüm “inandık” diyenlere. İslam’ı daha iyi yaşamak adına Hz. Peygamber’e en mahrem konularda bile soru soran Ümmü Süleym, inananların aydınlatılmasına vesile olmuş; dini uğruna hiçbir fedakârlıktan geri durmamıştı. Zorlu Uhud Savaşı’nda sırtında taşıdığı su tulumuyla koşuşturup yaralılara su dağıtmış, Resûlullah ile birlikte başka gazalara da katılarak fedakârlık örnekleri sergilemişti. 
Resûl’e duyduğu hürmet ve muhabbetle de meşhur olmuştu Ümmü Süleym. Onun yastığa dökülen saçlarını toplamış, terini bir koku şişesinde biriktirmiş, su içtiği tulumun ağzına değen kısmını da kesip saklamıştı. Resûlullah Efendimizin nezdinde de onun ayrı bir yeri vardı. O, aynı zamanda süt teyzesi olan bu hanımın evini sık sık ziyaret eder, ona hayır duada bulunurdu. Kendisini aylarca hüzne boğan Bi’ri Maûne olayında şehit düşen sahabilerden Harâm b. Milhân’ın kardeşi olduğu için ona daha çok merhamet besleyen Hz. Peygamber, sahabe arasında dindarlığı, zekâsı ve hizmetleriyle temayüz eden bu hanım hakkında şu müjdeyi vermişti: “Rüyamda kendimi cennete girmiş gördüm, orada Ebû Talha’nın hanımı Ümmü Süleym ile karşılaştım.” (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 6)
Diyanet Aylık Dergi 2013

AYET-İ KERİME MEALİ
 “O, sizi yeryüzünde halifeler kılandır. Artık kim inkar ederse inkarı kendi aleyhinedir. İnkarcıların inkarı, Rableri katında ancak uğrayacakları gazabı artırır. İnkarcıların inkarı, ancak ziyanlarını arttırır.” Fatır 35/29.
HADİS-İ ŞERİF MEALİ
Bir cemaat, Allah Teâlâ’nın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere eder, anlayıp kavramaya çalışırlarsa, üzerlerine sekinet iner ve kendilerini rahmet kaplar. Melekler onları kuşatırlar, Allah Teâlâ da onları kendi nezdinde bulunanların arasında anar. (Müslim, Zikr 38)

İLMİHAL SORUSU VE CEVABI
Fidye verme gücü olmayan kişiler ne yapmalıdırlar?

Senenin hiçbir mevsiminde oruç tutamayacak kadar yaşlı olan (pir-i fani) kimselerin, Ramazanın her bir günü için bir fakire fidye (yani bir fitre) vermeleri gerekir. İyileşme umudu olmayan hasta da bu hükme tabidir (Bakara 2/184). Fidye verecek gücü olmayanlar ise, fidyeden sorumlu olmazlar (İbn Kudame, Muğni, III, 66). Ancak kasten tutmadıkları oruçların sorumluluğunu taşırlar. Bu durumda olanların yapabileceği Cenab-ı Haktan bağışlanma dilemektir (Serahsi, el-Mebsut, III, 100).

GÜNÜN DUASI
Allah’ım! Senden nefsim, kulağım, gözüm, ruhum, yaratılışım ve ahlâkım, ailem, hayatım ve ölümüm ve işlerim hakkında benden razı olmanı istiyorum. Hayır ve hasenatımı kabul eyle ve bana cennette yüksek dereceler nasip eyle.  (Hâkim, De’avât, No:1911)

 

Sakarya Yenihaber

banner3
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER