Ramazan sayfası: Beden mahrumiyeti ve tesettür

Sakarya Yenihaber Gazetesi'nin Ramazan sayfasında bugün beden mahrumiyeti ve tesettür konusu işlendi

Ramazan sayfası: Beden mahrumiyeti ve tesettür

Değerli Okuyucularım! Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Hakimde şöyle buyuruyor: “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takvâ elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (A’râf, 7/26.)  Bir hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Allah halîmdir, hayâ sahibidir, kusurları örtendir. Hayâyı ve örtünmeyi sever…” (Nesâî, Gusül, 7.) 
Bedenimiz, ruhumuz gibi Rabbimizin bizlere lütfettiği büyük bir nimet, aynı zamanda bir emanettir. İnanan her erkek ve kadın, bu emanete sahip çıkmakla mükelleftir. Nitekim sahip olduğumuz her nimet gibi bedenimizin de üzerimizde hakkı vardır. Nimetin kıymetini bilen her mümin, bedenini salih ameller işleme ve iyiliğe yardım etme yolunda kullanmalıdır. Zira gün gelecek, bedensel gücümüzü, güzelliğimizi ve yeteneklerimizi hangi amaçla kullandığımızın hesabı sorulacaktır. 
Bedenimiz ile ilgili sorumluluklarımızın başında onu örtmek, kem gözlerden ve kem sözlerden muhafaza etmek gelir. Bedenin örtülmesi, her şeyden önce dinî bir yükümlülüktür. Aynı zamanda fıtrî ve ahlâkî bir davranıştır. Örtünmek, başkalarından ziyade, insanın kendisi için yaptığı bir iyiliktir. İnsanın kendisine olan saygısının ve özeline sahip çıkmasının bir göstergesidir. Mahrem yerleri örtmek, vücuda olan itinanın ve hayâ duygusunun bir yansımasıdır. Sadece insana has olan hayâ duygusunun kaynağı ise, Peygamberimizin ifadesiyle imandır. Doğduğunda bir örtüye sarılıp annesine emanet edilen insanoğlu, öldükten sonra da bir örtü altında yıkanır ve yine bir örtüyle kefenlenerek toprağa verilir. 
Mümin, kendi bedenine duyduğu saygıyı, bir başkasına da göstermek zorundadır. Vücudunu izinsiz ve haksız bakışlara karşı örttüğü gibi, bir başkasının mahremiyetine de hürmet göstermelidir. Bakışlarıyla hiç kimseyi rahatsız etmemeli, sınırlarını bilmelidir. Halk arasında yaygın olarak kullanılan “Güzele bakmak sevaptır!” sözünün yüce dinimiz İslam’da karşılığı yoktur. Zira güzel ya da çirkin fark etmeksizin her insanın mahremiyet hakkı vardır. Yüce Rabbimiz, bu hususta müminleri şöyle uyarır: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.” (Nûr, 24/30.)   “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet yerlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine kadar salsınlar.” (Nûr, 24/31.)    Ayet-i kerimelerin apaçık beyanıyla, Cenâb-ı Hak, erkek ve kadın bütün müminlerden edeb ve mahremiyet konusunda hassasiyet bekler. Gözlerimizi haramdan çevirmenin ve tesettüre riayet etmenin hepimiz için bir vecibe olduğunu ifade buyurur. Özellikle erkekler için beden sağlığını da tehdit eden dar giysiler, mahremiyetin korunmasını sağlamadığı için tesettür bilincine uymaz. Tesettür bilinci ise bedeni örtmek kadar, kalbi ve aklı da her türlü kötülüğe, fuhşiyata ve harama karşı kapatmak, örtmek ve korumaktır. 
Kıymetli Kardeşlerim! İffet, kadına, erkeğe, gence, yaşlıya kısacası her insana yakışan üstün bir meziyettir. Irz ve namus dokunulmazlığı, insanların ortak değeridir. Bu değere riayet etmek kadını ne kadar saygın kılıyorsa, erkeği de o derece saygın kılar. Zira kadınıyla erkeğiyle her insan mükerremdir. Mahremiyete özen göstermek, takvanın yani Allah’a karşı saygılı ve sorumluluk sahibi bir duruşun gereğidir. Öyleyse bedenimizi bize lütfeden Rabbimiz ile aramızdaki bağı zayıflatmayalım. O’nun sevdiği ve razı olduğu bir ömür yaşayalım. Bedenimizin kıymetli ve dokunulmaz, ruhumuzun şerefli ve saygın olduğunu bilelim. Ailemize ve bilhassa çocukluk çağından itibaren yavrularımıza mahremiyet bilinciyle özgüven aşılayalım. Erdemli bir toplum olmanın, ahlaki, manevi ve kültürel değerlerimize sahip çıkmaktan geçtiğini unutmayalım. 

Eşi Muhammed, Babası Harun,  Amcası Musa: Safiyye bint Huyey (r.a.)
Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinin ardından şehrin eski sakinlerinden olan Yahudiler için yeni bir dönem başlamıştı. İslam Peygamberi ile yaptıkları Medine Sözleşmesi gereği artık onun önderliğinde Müslümanlarla birlikte yaşayacak ve şehri dış saldırılara karşı beraber savunacaklardı. Ne var ki Mekke’deki güvensiz ortamın ardından Hz. Peygamber’in Medine’de yeni ve huzurlu bir toplum inşa etme gayreti önce Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları, sonra da Nadîroğulları tarafından suiistimal edildi. Nadîroğulları peygamberi öldürmeye teşebbüs edecek kadar hadlerini aştılar ve bu ihanetleri üzerine Hayber’e sürüldüler. Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerini orada da sürdürmekten çekinmeyen Nadîroğulları’nın hicretin altıncı yılında savaş hazırlıklarına başladıkları haberi geldi. Bunun üzerine zorlu bir kuşatmanın ardından sağlam kaleleri ve cesur savaşçılarıyla ünlü Hayber şehri fethedildi. 
Hayber’in fethiyle birlikte Müslümanlar çok sayıda esir ve ganimet elde ettiler. Kabile reisi Huyey b. Ahtab’ın kızı Safiyye de esirler arasındaydı. Daha önce Nadîroğulları’nın ileri gelenlerinden Sellâm b. Mişkem ile evli olan Safiyye, ondan boşanınca şair Kinâne b. Rebî’ ile evlenmişti. Düğünleri Hayber’in fethinden birkaç gün önce yapılmıştı. Ne var ki savaşta eşi Kinâne’yi de kaybetti. Yahudilerle ilişkilerin düzelmesi ve İslam’ın daha iyi tanınıp yayılması amacıyla Allah Resûlü, kabilesinin soylu kadınlarından olan Safiyye’ye evlilik teklif etti. Ona İslam’ı anlattıktan sonra her şeye rağmen dininde kalmak isterse kendisini zorlamayacağını, ancak Allah ve Resûlü’nü tercih etmesi durumunda onu eş olarak kabul edeceğini söyledi. Hz. Peygamber’in nazik tutumu ve hoşgörü göstermesi Safiyye üzerinde oldukça tesir etti. Safiyye İslamiyet’i ve Resûlullah’a eş olmayı tercih etti. Bunun üzerine Allah Resûlü onu azat ettiğini, mehrinin de hürriyetine kavuşması olduğunu söyledi. 
Verdiği önemli karar sayesinde müminlerin annesi olma saadetine nail olan Hz. Safiyye, bir Peygamber hanımı olmanın bilinciyle Müslümanlığı en güzel şekilde yaşamaya gayret ediyordu. Ancak onun Yahudi kökenli olması zaman zaman yüzüne vuruluyordu. Hz. Safiyye bir defasında Hz. Âişe ile Hz. Hafsa’nın kendisi hakkında söylediği sözleri duyunca çok üzülmüş ve bunu Resûlullah’a bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Sen de onlara ‘Siz ikiniz nasıl benden üstün olabilirsiniz? Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa’dır.’ deseydin ya!” (Tirmizî, Menâkıb, 63) diyerek Hz. Safiyye’yi teselli etti ve kendisinin de peygamberler soyundan gelen ve peygamberin nikâhında olan bir kadın olarak övülmeye layık olduğuna dikkat çekti. Benzer bir olay da hac yolculuğu esnasında yaşanmıştı. Hz. Safiyye’nin devesi hastalanınca Allah Resûlü yanında bir devesi daha bulunan hanımı Zeyneb bint Cahş’tan fazla devesini Hz. Safiyye’ye vermesini istedi. Hz. Zeyneb “Şu yahudiye mi vereceğim?” diye karşılık verince Resûlullah öfkelendi ve iki-üç ay kadar Hz. Zeyneb’e küs kaldı. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 3) 
Allah Resûlü’nün hasta yatağında son günleriydi. Ondan ayrı kalacak olmanın endişesi ve hüznüyle hanımlarının hiçbiri yanından bir an olsun ayrılmak istemiyordu. Derken aralarından Hz. Safiyye “Keşke senin yerinde ben olsaydım.” sözleriyle üzüntüsünü dile getiriverdi. Ona inanmayan diğer hanımlar birbirlerine işaret ettiler. Durumu fark eden Resûlullah hanımlarını uyardı ve Hz. Safiyye’nin samimi davrandığını söyledi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 128) 
Gerek Hz. Peygamber’in sağlığında gerekse vefatından sonra Yahudi kökenli oluşu gerekçesiyle çeşitli vesilelerle küçümsenen Hz. Safiyye İslam’ı tercih ederek müminlerin annelerinden biri olma şerefini kazandığında, Allah Resûlü’nün ifade ettiği üzere iyi ve samimi bir müslüman oldu. İsimleri ihanetle birlikte anılan babası ve kabilesinin aksine Resûlullah’a tam bir sadakat gösterdi. Daha sağlığında iken evini sadaka olarak bağışladı. Halifeliğinin son yıllarında baş gösteren fitne olayları sonucunda Hz. Osman’ı evinde hapsedip öldürecek kadar ileri giden isyancıların zulmüne göz yummadı. Bütün engellemelerine rağmen Hz. Osman’a su ve yiyecek ulaştırabilmek için samimiyetle çabaladı. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 128) Akıllı, güzel, fazilet sahibi, yumuşak huylu, cesur ve cömert bir kadın olan Hz. Safiyye hicretin 50. (ya da 52.) senesinde Medine’de vefat etti ve Bakî mezarlığına defnedildi.
Diyanet Aylık Dergi 2013
AYET-İ KERİME MEALİ

“Orada (cennete) sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz.” Zuhruf 43/73. 

HADİS-İ ŞERİF MEALİ
Allah azze ve celle (kutsi bir hadiste) şöyle buyurdu: “Salih kullarım için cennette; hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına gelmemiş olan nimetler hazırladım.” (Buhârî, Bed’ül’l-halk 8; Müslim, Cennet 2.)
İLMİHAL SORUSU VE CEVABI

Teravih namazını cemaatle veya tek başına kılmanın hükmü nedir?

Nafile namazların tek başına kılınması daha faziletli olduğu halde, teravih namazının cemaatle kılınması Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uygulaması ile sabittir. Nitekim Hz. Peygamber teravih namazını birkaç defa cemaatle kıldırmış, ancak daha sonra farz olur düşüncesiyle cemaate kıldırmaktan vazgeçmiştir (Buhari, Salatü’t-teravih, 1; Müslim, Müsafirin, 177). Hz. Ömer halife olunca, halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldıklarını görüp, tekrar cemaatle kılınmasının daha hoş olacağını düşünmüş ve ashapla istişare ederek bu namazın yeniden cemaatle kılınmasını başlatmıştır. Halkın vecd içinde bu namazı kıldıklarını görünce, “ne güzel bir adet oldu” diyerek memnuniyetini belirtmiştir (Buhari, Salatü’t-teravih, 1). Hz. Ali de, bu uygulama sebebiyle “Ömer mescitlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi, Allah da Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” diye dua etmiştir (el-Mutteki el-Hindi, Kenzu’l-Ummal, XII, 576).

GÜNÜN DUASI

“Allah’ım! Ben gerçekten nefsime çok zulmettim, günahları ancak Sen bağışlarsın, beni katından bir mağfiret ile bağışla, bana merhamet et, şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhametli olansın.” (Tirmizî, De’avât, 98; İbn Ebî Şeybe, Dua,  35, No: 29345)

Sakarya Yenihaber

banner3
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER