Hepimiz Birer Müşteriyiz

Türkiye’de hasta yoktur! Müşteri vardır. Hem de garanti poliçelerinin önemli bir maddesidir.

Askerlik çağına gelmiş genç çoktur ama bazıları sadece “bedelli parası ödeyecek” müşterilerdir. Türkiye’de vergi mükellefi esnaf yoktur. Vergi dairelerinin müşterileri vardır. Yolcu yoktur, onlar sadece üzerlerine HGS barkodu yapıştırılmış müşterilerdir.

En çok müşteri de eğitim sistemi içinde vardır. Güzel ülkemde veli, öğrenci yoktur. MSB’nin, ÖSYM’nin müşterileri vardır. Peki neden böyledir?

Muhtemelen hakkettiğimiz içindir ama doğru değildir! Öyleyse doğru olan nedir?

Doğru olan, eğitim, sağlık, güvenlik gibi hizmetlere ücretsiz olarak kolayca ulaşabilmektir.

Ama bunu dile getirmek kolay değildir. Çünkü DOĞRU, günümüzde “çoğunluğun” kabul ettiği şey’dir. Bilimsel çalışmalar bile çoğu zaman paradigma oluşturmak, ekollere dayanmak gibi çabalarla bu modern düşüncenin esiridir. Hal öyle olunca; kendi doğrusunu kabul ettirmek isteyen insan/grup iki seçenekle karşılaşır.

  1. Kendi tarafını çoğaltmak
  2. Karşı tarafı azaltmak

Birincisi, çoğalmaktır. Taraftar toplamaktır. Birlik, beraberlik nutukları ile sıklaşan safları “üretilmiş doğruyu” dikta etmek için kullanmaktır.

İkinci seçenek, doğruya(!) itiraz edenleri azaltmaktır. Metotları çoktur. Bu görevi bazen toplum kendi eliyle yapar. “Doğru bildiğimi söylemekten çekinmem” sözünü söyleyen birisini gördüğünüzde, gözlerindeki yalnızlığı hissedebilirsiniz.

Hatta farklı düşünen kişinin korkutulduğuna, alaya maruz kaldığına, aşağılandığına şahit bile olabilirsiniz. Toplumsal mekanizmalar, güncel doğruya karşı çıkanı bir şekilde törpülemeye çalışır. Buna kısaca “mahalle baskısı” denmektedir. Bunun sosyoloji içinde izah edilebilir bir tarafı vardır.

Güncel doğrunun dışında kalanlara karşı toplumun değil de hâkim otoritenin müdahale ettiği durumlar ise etkisi itibariyle daha büyük olur. Her otorite çoğunluk gücüne sahip olduğu durumlarda kendi doğrusunu yayar. Bunun için propaganda gücünü de kullanır.

Bunun da kısmen bir izahı olabilir.

Fakat otoritenin kendi doğrusuna muhalefet edenleri “azaltma çabasına” girmesi, gerçekte hayati bir konu olur. Doğuda İmam Âzam’ın, batıda Galileo’nun kendi dönemlerinde yaşadıkları budur.

Doğru ya da gerçek… Adına ne dersek diyelim; sonuçta, doğrular toplumları bir şekilde dönüşmek zorunda bırakır. Toplumun konfor ortamını bozan, uzun bir dönemi kapsayan bu dönüşüm sürecinin fitili ilk ateşleyenler (sonradan büyük insan olarak addedilseler bile) yaşadıkları hayatlarında rahat yüzü görmemişlerdir.

Büyük Adam olarak kabul edilen kişilerin hayat hikayelerine baktığımızda salt cesaret görmeyiz. Onlar aynı zamanda kendi dönemlerindeki doğrulara itiraz edebilenler ve asıl doğruyu formülleriyle ifade edebilenlerdir.

Bu tür insanlar günümüzde azdır ama bu aralar çokça lazımdır.

YORUM EKLE

banner7

banner6