Her şey nasıl da daha güzel oluyormuş

Doğal olanın afete dönüşmesindeki tüm sorumluğu kadere bağlamak genel bir siyaset oldu.

Her yağışta şehirleri sel götürüyor, evleri sular basıyor ve bu beklenmedik yağışlar “doğal”!

Bırakın depremi, daha deprem yaşanmadan binalar durdukları yerde yıkılıp kalıyor; “kader”.

Orman yangınları peş peşe patlak veriyor, bir türlü kontrol altına alınamıyor, bakmışsınız ki “yaz sezonundayız, böyle olması doğal.”

Yapılan açıklamalara bakınca, her türlü yetkiye sahip olanların; yaşananlarda hiçbir dahlinin, sorumluluğunun bulunmadığına ikna olmamız bekleniyor ve bu yöndeki beklentileri, kendileri için de gayet normal!

Şüphesiz aşırı yağış, yer sarsıntıları ya da orman yangınları insanın kontrol edemeyeceği bir sürü değişiklikten kaynaklanabiliyor, yani yaşananların gerçekten ‘doğal’ sayılabilecek tarafları var, lakin konunun bir de afete hazırlık ya da afet esnasındaki müdahale çalışmaları faslı var ve her nedense, “kader” deyip geçmeyi marifet sayanlar, bu konudaki yetki ve sorumluluklarına pek laf ettirmek istemiyor.

Örneğin, Karadeniz’de HES ve otoyol çalışmaları sonucunda ekolojik dengenin bozulduğu ve son yıllarda yaşanan sel ve taşkınlarda, bu beton politikasının etkisi ısrarla göz ardı ediliyor.

Deprem yönetmeliğine aykırı olarak hâlâ nasıl inşaat yapılabildiği, burada izin ve denetleme sorumluluğu taşıyan yerel yönetimlerin bu konudaki sorumsuzlukları yahut deprem için ayrılması gereken özel alanların dahi nasıl şantiyeye çevrilebildiği konuları gündeme alınmıyor.

Büyükşehirlerde onca yıl yöneticilik yapan ama ardında bir karış toprak bırakmayan, bir ağacın kök salabileceği kadar dahi yeşil alan ayırmayan zihniyet sorgulanmıyor.

Yine onlarca yıl yönettikleri şehirlerde atık ve yağmur suyu kanalları oluşturmayan yöneticilerin ehliyetsizliğinin ve liyakatsizliğinin bir yaptırımı yok.

Bugün göklerden süzülen yağmur damlacıklarının birçok büyükşehirde kavuşabileceği doğru düzgün ve yeterli bir yeşil alan kalmaması pek sorun edilmiyor.

Sokaklara yağan yağmurların sele dönüşmesi, evleri su basması sadece “afet” sayılıp geçiliyor fakat her yağmurda şehirlerin nasıl bu hale geldiği konusu gündeme alınmıyor.

Süs bitkiciliği, peyzajı çevrecilik diye pazarlamaya kalkan, “kalkınma, büyüme” uğruna yapılan çevre katliamları neticesinde onlarca, yüzlerce yıl içinde oluşan ağaçlık alanların, ormanların ve oradaki doğal hayatın dengelerinin alt üst edildiği gerçeğine hiç kulak asılmıyor fakat bunu yol kenarlarına dikilen ve onlarca yıl sonra yeşerecek ağaca dönüşecek filizlerle, fidanlarla telafi ettiğini anlatan masallarına inanmamız bekleniyor.

Kıyı bölgelerindeki ormanlık alanlarda çıkan yangınların her defasında bir inşaata nasıl yer açtığı sorusu ısrarla cevapsız bırakılıyor.

Yangınlardan sonrasında ortaya bu yönde iddialar atılıyorsa da, “İzin vermeyeceğiz” açıklamalarının, yangın unutulduktan sonra nasıl inşaat iznine, ruhsatına dönüştüğü kısmının hesabı verilmiyor.

Orman yangınlarının felakete dönüştüğü bir süreçte, neden yangın söndürme araçlarının ve uçaklarının yetersiz kaldığı sorusu cevaplanamıyor.

Daha acısı ise, her türlü hamasetin tavan yaptığı bir zamanda her nasılda üç yangın söndürme uçağının motorunun çalışmadığı bilgisi en yetkili ağızlarca yapılabiliyor ama bunun sorumluluğunun kendilerinde olduğu gerçeği bile isteye gözden kaçırılmaya çalışılabiliyor!

Şehirlerin de doğanın da insanlar gibi adalete, adil yönetimlere ihtiyaç duyduğu kesin.

Yönetim adil olmadığında, siyaset çözüm yerine sorun ürettiğinde, bundan nasibini alan sadece insanlar değil, çiçekler, ağaçlar, ormanlar, dereler ve göller, kuşlar, arılar ve diğer hayvanlar da oluyor.

Şehirlerinde halihazırda büyüyen sorunlarındaki sorumluluğunu görüp, çözüm üretmesi gerekenler ise bunun yerine gündemlerimize, şehirlerimize kayyum atayarak, adalet talebinin tabutuna bir çivi daha çakıyor!

“Her şey güzel olacak” sloganı çıktığında, buna karşı “Her şey daha güzel” olacak diye yanıt verilmişti, gidişata bakarak her şeyin nasıl da daha güzel olacağını anlayabiliriz.

YORUM EKLE