İnsanları barışa ikna etmek

Savaş, bir endüstri.

Savaş endüstrisinin çarklarını kan döndürüyor.

Toprağa düşen canın, çarkın dişlileri arasına sıkışan hayatların önemi yok.

Size ölümü kutsayanlar, size ölmek için kutsal nedenler ve amaçlar gösterenler; savaş sahnesi kurulduğunda oyuncu olmuyor.

Ölenler ve öldürenler arasında savaşı çıkaranlar epeydir olmuyor.

Size en yüce söylevlerle hitap edip, gerekirse sizden canınızı ortaya koymanızı isteyenler, savaş sahnesi kurulduğunda ortalıkta durmuyor.

Ölen öldüğüyle, kalan kaldığıyla kalıyor.

Savaşı çıkaranlar ise bilançolarına bakıyor, alıp sattıkları silah ve mühimmata.

Banka hesaplarına, havalelere, kredilere, kâr hanelerine…

İşte bu yüzden, ne zaman siyasi bir krizin çözümü için elini silaha atan varsa, bilin ki sizin çıkarınızı korumuyordur.

Kim, müzakere ile sulh içinde çözülebilecek meseleleri çatışmayla, savaşla çözmeyi tek çıkar yolu görüyorsa, bilin ki onun çıkarı sizinkiyle aynı değildir.

Böyle zamanlarda barışı savunmak, belki de en önemli ahlaki ödevdir, fakat bu ödevi yapmak gerçekten zor şartları göğüslemeyi gerektirir.

Çünkü savaş endüstrisinin büyük bir medya gücü de vardır.

Savaş sahnesini kuranların, sahnede siyasal aktörler için ayırdığı roller, oyunlar vardır.

Her aktör, kendi oyununu oynadığı zannıyla hareket ederken, aslında hangi büyük oyun içinde kendisine çizilen rolü oynadığının farkında dahi olmayabilir.

Bu şartlar altında, siz büyük bir hamasete karşı da aklıselimi temsil etmek zorunda kalırsınız.

Kalabalıklara çıkmaz yolu göstermek, sizi çıkmaza sokmak isteyenlere karşı uyarmak büyük bir cesaret ister.

O cesareti, korkusuzca değil ancak korkularla yüzleşerek gösterebilirsiniz.

Çünkü ihtiyacımız olan kahramanlar, kahramanlıklar değildir.

Savaş endüstrisinin çarkları arasına öğütülmek üzere fırlatılmak istenen canların gerçeğe uyanmasıdır ihtiyaç duyduğumuz.

İnsanların, dünya düzeninin çarkları arasında ezilen biz insanların, sıradan varlıkların, fanilerin, kendi hayatları üzerinden dizayn edilmek istenen kirli oyunlara karşı teyakkuzda olmasını sağlamaktır öncelikli olan.

Bu vazife, barışı her hal ve şartta savunmayı gerektirir.

Size savaş için, çatışma için, silahlı çözüm için, askeri operasyonlar ve müdahaleler için ileri sürülen argümanların, gerçekten sizin menfaatleriniz için değil, vatanın ya da milletin huzur ve güvenliği, barış ve refahı, esenliği için değil; sizin aleyhine sonuçlanacak belirli çıkar hesapları için ileri sürüldüğünü anlatmayı gerektirir.

Büyük bir medya propagandasına karşı hakkı, hakikati, adaleti güzel ve makul bir şekilde izah edip, insanları barışa ikna etmeyi gerektirir.

Ne hüzün değil mi?

“İnsanları barışa ikna etmek.”

Çünkü kitleleri yaşama değil ölüme ikna etmek üzere kurulu düzenlerin sesi daha gür çıkıyor, insanları daha süslü cümlelerle aldatıp, onları kolayca sahneye sürebiliyor.

Keşke sahnede olup biten oyun, hakkıyla görülüp anlaşılabilse…

Kitle kitle başlatılan seferberliklerin aslında kitlelerin hayrına gerçekleşmediği görülebilse…

O zaman, dünyanın bir ucundan seslenen liderlerin, dünyanın başka bir coğrafyasını kolayca karıştırması mümkün olmazdı.

Kardeş kardeşe, komşu komşuya yaşayabilecek insanlar, topluluklar, halklar, milletler; tuzağa gelmez ve birbirinin boğazına sarılmazdı.

Üç günlük dünyada esenlik içinde yaşamak mümkünken, hayatı cehenneme çeviren çatışma ve savaşların ateşine odun taşımaz, kendisini yakıt kılmazdı.

Ne çok keşke var…

Ne çok acı, ne çok savaş, ne çok ölüm.

Keşke barışı savunmak bu kadar zor olmasaydı.

Zor ama şart benim için, işte o yüzden barış, esenlik, hak ve adalet diyorum.

Herkes için, her millet ve tüm insanlık için.

Hemen, şimdi, burada ve her yerde!

YORUM EKLE

banner7

banner6