Irkçılığın eşiğinde beklerken

Birkaç gün önce Karasu ilçesinde son derece rahatsız edici bir şiddet olayı yaşandı.

Sahilde bulunan lunaparka gelen 8-9 kişilik grup burada lokma satan iki kişiyi fena şekilde darp etti ve tezgahlarını dağıttı.

Mezkur haber, medyaya “Karasu geçen hafta Lunapark'ta yaşanan dayak olayını konuşuyor” şeklinde yansıdı.

Şu günlerde sık sık sosyal medyada gündeme gelen baklavacı kardeşleri biliyorsunuz.

Trafiğin ortasında araçlarını durdurarak, içinde hamile bir kadının bulunduğu aracı darp etmişlerdi.

O haber de “Hamile kadın ve eşinin darp edilmesi kameralara yansıdı” şeklinde medyaya manşet olmuştu.

Şimdi tam bu noktada durup düşünelim.

Eğer ilk habere söz konusu olan 8-9 kişilik grupta Suriyeli sığınmacılar bulunsaydı, haberin başlığı aynı olur muydu?

Haber ilçede kulaktan kulağa yayılsaydı, olay sadece bir grubun darp etmesi, iki kişinin darp edilmesiyle sınırlı kalır mıydı; yoksa bir anda ilçedeki sığınmacılara yönelik bir nevi “cadı avı” başlar mıydı?

Aracı darp eden iki kişi Suriye vatandaşı olsaydı, gündem aynı şekilde mi gelişirdi?

Başka şehirlerde yaşanan örneklere bakınca, cevabı az çok tahmin edebiliyoruz.

İki yaz önce bu zamanlarda yaşadığımız dehşet aklınıza geliyor mu peki?

Kaynarca ilçesinde iki kişinin, Suriyeli 9 aylık hamile bir kadınla 10 aylık bebeğini nasıl vahşice katlettiğini hatırlıyor musunuz?

Meşum hadisedeki failler Suriye, mağdurlar Türkiye vatandaşları olsalardı bu dehşetin yankısı şehir ve ülke genelinde nasıl olurdu sizce?

Bu iki örneği veriyorum, çünkü hem basının hem de insanların bu haberlere yaklaşımı ve tepkisi, faillerin ve mağdurların etnik kimliğine yahut hangi ülkenin vatandaşı olduklarına göre değişebiliyorsa, orada ırkçılığın eşiğinde bekleyen bir tavır söz konusudur.

Bir yerde aynı millete ait insanlar için genellemeler kullanılıyor, “Şunlar şöyledir, bunlar böyledir” şeklinde yargılarla ötekileştirme, dışlama ve hatta nefret iklimi oluşturuluyorsa, orada ırkçı bir nefretin tohumları ekiliyor demektir.

Bu zehirli bir iklimdir ve soluyan herkesi ağır ağır beyin ölümüne götürür.

Yaşayan ölülerin diyarında ise kimse ne huzur ne de selamet bulur.

Suriye meselesindeki politik analizlerimiz iktidar seçkinlerinden farklılaşabilir.

Suriye krizine yönelik siyasal iktidarın “stratejik derinlik” politikası haklı nedenlerle eleştirilebilir.

Bir ülkenin harap olması karşısında bölge ülkelerinin ve özellikle küresel hegemonya peşinde koşan büyük ülkelerin ateşe barutla giden stratejileri alenen kınanabilir.

Yoğun bir şekilde ülkemize sığınmak mecburiyetinde kalan insanlara yönelik uygulanan ağırlama, uyum ya da kapsayıcı sosyal politikalar konularında da eleştiriler ortaya konulabilir.

Fakat tüm bu serzenişlerin, itirazların yahut tepkilerin hiçbirisini “Suriyeliler” diye genelleme yaparak, can güvenliğini sağlamak için ülkemize gelmiş insanlara yöneltemezsiniz.

Eğer kullandığınız dil, kurduğunuz cümle, yaydığınız söylentiler, insanlar arasında nefreti, ayrıştırmayı, şiddeti ve düşmanlığı körüklüyorsa, o noktada işin rengi değişir.

Eğer böylesi vahim bir hatadan vazgeçmezseniz, siz ne kadar öyle olmadığını iddia etseniz de, benim nezdimde gerçek değişmez; bilerek yada bilmeyerek ırkçı bir söylemi, kültürü ve sosyal zemini beslediğinize inanırım.

O zemin kesinlikle bir bataklık olacaktır ve öyle bir bataklıkta beslediğiniz şey, hepimizi yaralayıp yutacak bir canavardan başka bir şey olmaz.

Kimse “ırkçı” olduğunu kabul ederek ırkçılık yapmaz.

İnsan kendisini, kendi milletini biricik, eşsiz görüp, diğerlerinden üstün tutmaya başladıkça, kendi kültürü dışındaki her kültürü bir sapma, hor görülecek bir hal kabul ettikçe yavaş yavaş ırkçı bir zihniyete bürünür.

Millet, etnik kimlik, din ya da ideoloji üzerinden tektipleşen zihniyetlerin, toplumsal bir ivme ve taban kazandığında, bunun ucunun ne tür vahşetlere ve acı hadiselere varacağı tarihsel örnekleriyle sabittir.

Aynı trajedileri defalarca yaşayacak kadar değersiz mi insan hayatı, hayatımız, memleketimiz?

YORUM EKLE

banner7

banner6