KARAKOÇ’UN ARDINDAN…. Şiir Sesli Kartal Sağusu

Şu sessizliği konuşturan, Şairin suflesi şiir midir?

Onun yüzünde Anadolu’nun derin sıcaklığı saklıydı, ısıtırdı üşüyen bakışları.

Şiirle zikrederdi sevgilisini. O, kar sesini duyardı. Dağ gibi yaslanırdı şiirlerine.

Şiirlerindeki aşk sıcaklığı terlettikçe ruhu; insan, aşka aşina bir tebessümle yaslanırdı neşidelerine.

Şiirlerindeki süvariler yağmur kokardı.

O, şiirlerinin içinde dinlenirdi.

Yıldız bulaşığı elleriyle beyaz dilekçeler yazardı. Dudakları şiir olur kururdu.

Çağ aktı gözyaşı odalarına..

Söz kuru su oldu Karakoç’um, yağdıkça yandı ateş Sevgili ülkesine

Sümbül kokulu, Hatice kanatlı, aksakallı ve şiiri dilâra bir kartal uçtu, vakte sarsıntısı kaldı .

Sessizce otururdum yürek odasına.

Sezdirmeden bakardım konduğu dağlara.

Onun şiiri hüznün sevinciydi kalemle kâğıt arasında, ilk mısra ruhundan dudaklarına ulaştığında, dudaklarında bir göl kıpırtısı, saçlarında beyaz bir ırmak şıklığı, gözleri hafifçe kısılmış ve uzaklara türkü aralığı, ayaklarında yağmur çağıran bir toprak kımıltısı vardı.

Saçın dağılmış bir kartal yuvası mı oldu Karakoç’um?

Sen uçunca maveraya böyle kanatsız mı kaldı şair kuşları?

Şair evlerinde met-cezir bir şiir, suzidil bir şiir, ağrıtan bir şiir dolunay ile kabarıp kaldı .

Yağmur içen fotoğraflarda Maraş türküleri cam kırığı mahniler kaldı.

Ruhunda sağanak- sağanak kartallar, kurtlar, keklikler, ceylanlar, dağlar ve vadiler, ırmak ve denizler, yer ve gök, çöl ve yağmur, âşık ve maşuk resimleri ve o resimleri yüreğinin tuvaline yerleştiren bir doğa bilgeliğiyle otururdu doruklara...

Yürek tespihiyle “Allah, Allah” zikreder, kelimelere kanatlar çizerdi.

O kar suyu içerdi.

Öyle ki eşyanın kilidi, kalemiydi…

Döner bakardım yüzünün celallenmiş kıvrımlarına:

Kıvrımlardan biri merhamete akardı; biri aşk denizine; diğeri vatanının diriliğine; bir diğeri vefa ülkesinin çöllerine ve çocukların sevinç havuzlarına.

Yüzündeki en küçük kıvrım, sessizce içindeki pişmanlık kuyularına çağlayarak dökülürdü.

O aynaya baktıkça aynalar içindeki çocuğu görür ve gülümserdi.

Bak şiir yanığı gözlerim Salavan dağında kaldı Karakoç’um.

Bakış külünü aradım keklik yuvalarında

Karakoç’um kan-ter şiirim, bam telli kuşum.

Toprağını tazeleyen şiirim, dağa kar sıcaklığını öğreten derviş.

Göç unutkanı kuşların telli turnası. Bir şiir uçurumu açtın şiir şelalelerine.

Ey çiçek terbiyecisi, gül serenadı, gonca çiyi, şölenler rindi, raflarda ciltlerce ağıt ve sayfa sayfa rüya kaldı.

Yol, yüreğinin gizemli aşığıydı, en kadim dostuydu.

Yola çıkacağı elbisesi tertemizdi ve hazır ol’ da beklerdi.

Şehirlerin kapısını yüreğinin kilidiyle açardı.

Dolunayın aydınlattığı uzun yollarda şiir uykusuna dalmıştır da arada bir uyanıp “Oğlum uyumuyorsun değil mi?” sorusuna tebessümle karşılık verdiğimde derin şiir vadilerini geçip menzile ulaşmış olurduk.

O, azıksız çıkmazdı yola, Türk motifli heybesinde Yunus'tan yemişleri vardı.

Yollarda “Kanadın ıslanmış yağmurdan yaştan” türküsüne elbiseler giydirirdi de kendi üşürdü.

Üşümeyi bilirdi ve üşümesi şiirdi.

Salavatla geçerdi sütunları şiirden köprüleri…

Bir şehirden evine dönerken ruhunda yağmur sancıları kabarırdı, sancılar daktilosunun tuşlarında rahvan atlara dönüşür, ufka doğru dörtnala koşar da koşardı.

Kırlara yeni terlemiş atlar bırakırdı. Taylar kına kokardı.

İstanbul, erimeyen bir mumdu içinde.

Erzurum üşüyen kuşları gönül dallarına kondurup ısıttığı Çınar ağacı..

Malatya, derin ve ilk aşk yaylası…

Elazığ yüreğinden geçen süvariler destanı…

Maraş, Hatice sevdasını sessizce beklediği yeryüzü durağıydı...

Gölbaşı, Peygamber Üzümü bağlarında salkım salkım hasret giderdiği yıldız eviydi.

Bakü, mahni kuşlarına avuçlarından su içirdiği hüzünlü bir türküydü.

Yüreğinin tamamı Yurdu ve Müslümanlar ülkesiydi.

O, atlarla da şiir konuşurdu. Heybesinde ıtırlı şiirler taşırdı. Çokça ıhlamur kokardı.

Yüzünden havalandı hıçkıran şiirler, bana yıkık bir dağ kaldı gün uçlarında…

Turnaların yorulduğu bir mevsim kaldı bize Karakoç’um…

Şiir dalı yontardın genç ırmak gölgelerinde…

Bıçak mızrap oldu Karakoç’um, yüreğimde eğri bir tel kaldı.

Şöyle bir bakardım sarsıldığı uzaklara.

Rüzgârdan yelkenleri yırtılmış gemilere gömleğinden parçalar diker; pusulasız çıkanlara yön ezberletir, haramilere karşı pusatlar kuşanırdı.

Ötelere şiir gemileri gönderirken öz kelimeler yüklerdi.

Niyazla tutunurdu içindeki sağlam direklere. Direklerine acıkmış kuşlar konardı.

Cebinde simitler taşırdı kuşlara. Çocuklara güneşe uzanan uçurtmalar yapar, tebessümlerini ütüler cebine koyardı.

Salavan, rüzgâr tenli çocuklar saklar bulutları arasında…

O çocukların ipi koptu Karakoç’um, güneşleri sobelendi.

Dağlarda, saçlarına kar bulutları toplamak için zirvelerde şiir mırıldanırdın.

Bulutlar gelir taranırdı saçlarında. Kuşların konmadığı çalıları toplar ateş yakardın,

kar çiçekleri şiir buğusu kokardı, dilinde lapa lapa aşklar erirdi.

Bir dağdan bir dağa sekermiş insan. Sesi derin şiirden bir dağ, dağı elenen insandan bir şiir..

Şiirle tutuşturulan ocaktan bir helal, helalle yontulan çocuktan bir kalem, kalemle yakılan yürekten bir şiir… Şiirle yürünen yolda bir şehir.. Şehirle yükselen duyguyla bir kimlik..

Şimdi bekliyorum Karakoç'um, şiiri şerh edenlerin duru neşidelerini.

Zümrüt kanatlı kartalların kanadı ıslanırmış. Deniz çürürmüş.

Ihlamurlar Kasım ayında çiçek açarmış.

Dolunay güneşe küsermiş.

Sulusepken bir tiraj asılı şimdi duvarlarda:

Dede Korkut adını “Mavera ”koyup gitti.

Ruhuna Fatihalar.

Yasin MORTAŞ

Not: Üstadımız Karakoç’la ilgili yazılara yer vermeye devam edeceğiz.

YORUM EKLE