Kudüs’ün işgali, Filistin’in özgürlüğü

İsrail, bir işgal rejimidir.

Kuruluşu neyse bugünü de odur.

Bu kadar yalın bir gerçek, dünya sistemindeki devletlerin karşılıklı çıkar ilişkileri ya da çatışmaları nedeniyle ilk günden bugüne değiştirilememiştir.

İsrail işgal güçlerinin kendi varlığını meşrulaştırmak için güttüğü siyasetin onlarca yıldır ilerleyebilmesinin iki temel nedeni vardır.

İlk nedeni, bölge devletlerinin birbiriyle dayanışma yerine birbiriyle ayrışmayı tercih eden politikalarıdır.

İkinci nedeni de bölge devletlerinin birbiriyle ayrıştırdığı her meseleyi İsrail ve ABD’nin başını çektiği batılı devletlerin kendi lehine kullanmayı başarılı bir politika olarak uygulayabilmesidir.

İlk neden ortadan kalksa, ikinci neden de kalmayacağı için İsrail, bölgede fitne kazanının ateşini sürekli harlamaktadır.

Kendi fitnesinin yeterli kalmadığı yerlerde ise imdadına bölge dışı güçler yetişmektedir.

Bunun nasıl bir Ortadoğu yarattığı ortada.

Petrolün insan hayatından daha değerli olduğu, herkesin birbirinin gırtlağına sarılmak için fırsat kolladığı, pazarlık masalarının her sabah yeniden kurulduğu, çıkar çatışmalarının bedellerinin her gün biraz daha ağırlaştığı bir Ortadoğu.

İşgal ile anılan, krizlerden kurtulamayan, savaş ve çatışma alanlarının haritasının her köşesinde kırmızı olarak işaretlendiği ve bu yüzden kan deryasına dönmüş bir coğrafya.

Böylesi bir coğrafyada, son yıllarda kendisini eksisine göre daha rahat ve güvende hisseden tek gücün İsrail olması dikkat çekici değil mi?

Kudüs’ün, Filistin topraklarının işgalinin ortak gündem dahi olmaması tesadüf mü?

Sürecin bu noktaya nasıl geldiği anlaşılmadığında, iki kirli ve yozlaşmış liderin Filistin üzerine, Kudüs üzerine planlar yapmaya nasıl cüret edebildiği de anlaşılmayacaktır.

Trump’ın ortaya attığı “Orta Doğu Barış Planı” kadük bir plandır.

Filistin halkının işgal öncesinde kendi yaşadıkları topraklara geri dönüş hakkının tanınmadığı, işgali genişletmek üzere açılan yeni yerleşim birimlerinin kaldırılması gibi taleplerin dahi görmezden gelindiği bir barış planı, en kötü “iki devletli çözüm” senaryosunu dahi ortadan kaldırırken, böylesi rezil bir plan gündeme nasıl getirilebiliyor?

İşgalcinin, Filistin’in güvenliği konusunda otorite kabul edilmesi kadar saçma bir fikir o plana nasıl koyulabiliyor?

Aslında cevabını bildiğimiz sorular bunlar.

Böylesi bir küstahlığın nasıl sergilenebildiği, Irak’ın haline bakınca anlaşılacaktır.

Suriye’de bölgede hegemonyasını kurmak isteyen ABD ve Rusya’nın yürüttüğü savaşın geride kalan süreçte yarattığı insani, sosyal ve siyasal tahribat düşünüldüğünde anlaşılacaktır.

Mısır’da darbenin, Libya’da işgalin sonrasında gelinen nokta göz önüne alındığında anlaşılacaktır.

Yemen’de Suudi Arabistan’ın başlattığı savaşın yol açtığı yıkıma dikkat edildiğinde anlaşılacaktır.

Türkiye’nin ya da komşusu İran’ın, kendi toplumsal barışını hâlâ doğru temellerde tesis edemediği, etnik, mezhebi ya da siyasi fay hatlarını tetikleyen iç ve dış politikalardan onca kötü tecrübelere rağmen vazgeçmedikleri düşünülürse anlaşılacaktır.

Tüm bunlardan hareketle, şahsen meselenin ABD ya da İsrail’in askeri kapasitesinden önce bölge ülkelerinin hali pürmelali olduğu kanaatindeyim.

Kendi içinde paramparça olmuş bir coğrafya, kendi aralarında çatışan bölge devletleri oldukça İsrail de ABD’de de kendi bildikleri böyle uluorta okuma cesareti neden bulmasın?

İşte o yüzden ne Kudüs’ün işgalden kurtuluşu ne de Filistin’in gerçek özgürlüğüne kavuşması sadece dar bir bölgeyi ilgilendiren bir meseledir.

Bu mesele aynı zamanda tüm Ortadoğu’nun ve dünyanın barışını doğrudan etkileyen bir sorundur.

Sorunu doğru anlamadan yapılan her yorum, sadece çözümsüzlüğü, çatışmayı ve krizi sürdürmeye yarayacaktır, başka bir şeye değil.

YORUM EKLE

banner22

banner21