YEŞİL YOL

"Yoruldum patron! İnsanların insanlara saldırmasından, çocukların ömrünün kelebekten az olmasından, adaletin bozguna uğradığı bu dünyadan yoruldum. "

Bu replik belki de beş- altı- yedi- on defa seyrettiğim "Yeşil Yol" filminden. Bu aralar nedense film ve filmin kahramanı John Coffey'in söyledikleri gelir oldu aklıma.

Bu film dünyanın en unutulmaz filmlerindendir. Konu olarak; toplumsal adalet, ırkçılık, insanlık ve vahşet kavramlarını işlerken bizleri de düşündürür.

Yeşil yol toplumsal adaletin, insan haklarının ve ölüm cezasının eleştirildiği bir filmdir. Aynı zamanda iyiliğin gücünü ve insanlığın potansiyelini de işler.

John Coffey'in masumiyeti ve insanlığı bizlere insanlığın değişebileceği inancını da verir.

İNSANLIK VE ADALETİN sınavını verdiğimiz bu günlerde, Coffey niye aklıma gelmiş... Anladım...!

Film, hapishanede gardiyan olan Edgecomb' un anlatımıyla başlar. Edgecomb, hikayesini anlatırken bir huzur evinde yaşamaktadır ve hapishanedeki görevinin üzerinden yıllar-yıllar geçmiştir. Edgecomb' un hapishanedeki görevi, hücrelerinden alınan idam mahkümlarını, elektrikli sandalyenin bulunduğu ölüm odasına kadar olan bir millik 'Yeşil Yol'dan götürmektir. Edgecomb yıllar boyunca bu yoldan sayısız idam mahkümu nakleder. Ama hiçbirisi onu John Coffey kadar etkilemez. Oldukça iri yarı biri olan Coffey, iki küçük kızı öldürmek suçundan idama mahküm olmuştur. Ürkütücü görünümünün aksine oldukça duygulu ve karmaşık bir iç dünyası olan Coffey, bazı doğaüstü güçlere sahiptir. Edgecomb' un ona gerçekten suçlu olup olmadığını sormasıyla aralarında diyolog başlar. Edgecomb, artık hiç beklenmedik yerlerde mucizelerin olabileceğine inanmaktadır...

Bu kadar yeter... Filmi seyredin.

Aslında gerçek hikaye daha değişik.

George Stinney Jr., ABD'de 20. yüzyılda ölüme mahkum edilen en genç insandı. Elektrikli sandalye ile infaz edildiğinde sadece 14 yaşındaydı.

Stinney, 11 yaşındaki Betty ve 7 yaşındaki Mary olmak üzere iki beyaz kızı öldürmekle suçlandı ve mahkemeye çıkarıldı...

Kendisini savunacak bir avukatı yoktu... Mahkemedeki jürinin tümü beyazdı. Duruşma sadece 2 saat sürdü ve 10 dakika içinde karar verildi: Ölüm...

İnfazdan önce George Stinney, ailesini görmeden 81 gün geçirdi. Şehrinden 80 km uzaktaki bir cezaevinde, tek kişilik hücrede tutuluyordu.

İnfaz edildiği güne kadar elinden kutsal kitabını hiç bırakmadı ve masum olduğunu söyleyerek beraat etme umuduyla günlerini geçirdi...

Derken bir sabah hücresinin demir kapısı son kez açıldı... Küçük çocuğu alıp karanlık bir odaya götürdüler... Demir bir sandalyeye oturtup kafasına elektrotlar bulunan bir kask geçirdiler...

Ardından bir cellat şalteri indirdi... 5 bin 380 voltluk elektrik akımı kafasından girip ayak parmaklarından çıktı... George Stinney Jr.'nin kısa hayatı elektrikli sandalyede son bulmuştu...

Bu acıklı olayın ardından tam 70 yıl geçti... Güney Carolina'da bir yargıç, George Stinney'in masum olduğunu çok geç de olsa kanıtladı... Aslında kanıt çok basitti. İki kız, kafalarına 19 kiloluk bir cisimle defalarca vurularak öldürülmüşlerdi...

Oysa cılız ve çelimsiz bir çocuk olan Stinney'in o cismi kaldırıp hızla vurabilecek kadar gücü, canı yoktu... Bu mümkün değildi... Siyah olduğu için en baştan suçlu görülmüştü... Kim bilir belki de gerçek suçluyu saklamak isteyen birileri onu ortaya sürmüştü...

Stephen King, 1996 yılında Yeşil Yol (Green Mile) adlı romanını yazarken Stinney'in bu acıklı öyküsünden esinlenmişti... Ardından çekilen film de tüm dünyada büyük yankı uyandırdı.

İşte böyle...

Yazacak çok şey var aslında...! Bakmayın film analizi yaptığıma.

Bugünün gerçeklerini konuşmak gerekli bilirim...

Ama dermanım yok...

Coffey gibi yorgunum da...

Nedir bu dermanı mı kıran?

Görmek istemediklerimi görmek, duymak istemediklerimi duymak mı?

Bilirim Gazze’de olanlarla ilgili bu dermansızlık...

Elimizden gelmeyenlerle...

Elimizden gelmeyenin utancıyla ezilmekten de...

Para ve kontral için kan akıtanlarla, acı çekenlerin bir değil olduğunu anlatamamaktan. Dermansızlığım...

O kanı görmezden gelenlerle, kan kaybedenler de aynı değili anlatamamak çok zor...

Birçoğumuz elimizden ne geliri bilememenin utancıyla ezilirken, insanlığından utananlar asıl utanması gerekenler değil.

Ve acı oluk oluk kanla, yaşadığımız topraklara dökülürken, o acıyı yaşayan herkese amasız- fakatsız kucak açmayan herkes suçsuz değildir...

Ve

"Biz kırk dilde kırk çeşit kitap yazsaydık, milyonlarca dağıtsaydık, yahudinin ne melun olduğunu ne zalim olduğunu ne gaddar olduğunu,

bu hadiseyle kendilerinin sebep olmasıyla anlaşıldığı kadar anlatmamız mümkün olmazdı."

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Seyhan Ramazanoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sakarya Yenihaber Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sakarya Yenihaber Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Sakarya Yenihaber Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sakarya Yenihaber Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Sakarya'daki en başarılı belediye hangisi?
Tüm anketler