Son ırmak son balık son ağaç ve yiyemeyeceğimiz para

 SON IRMAK SON BALIK  SON AĞAÇ  VE YİYEMEYECEĞİMİZ PARA

 Bu günlerde haber bültenlerinde her akşam Karadeniz’deki  doğayı korumak içim mücadele eden anne baba ve yöre halkının mücadelelerini izliyoruz. O insanların mücadelelerini her izleyişimde; Karadeniz çocuğu olarak çocukluğumu geçirdiğim köyümü ve doğanın bize verdiklerini hatırlayarak onlarla bir ve bütün oluyorum. Çünkü onları ancak bu doğanın verdikleri ile büyümüş insanlar anlayabilir.

    Ne denli zengin bir coğrafyada yaşadığımı öğretmen olarak gittiğim Güneydoğu bozkırlarının bir köyünde Lojmanın karşısındaki evin küçük çocuğunun her sabah aynı yerde yalnızca kum ve toprakla oynayabildiğini ve başka oyuncağı ve gidecek yeri olmadığını fark edince anlamıştım. Bozkırın ortasında yaşayan bu çocuğun gidecek ormanı, deresi, tepesi olmadığı gibi oyuncaklarını yapabileceği hiçbir tabiat varlığı da yoktu.

  Karadeniz’de bulunan köyümüzün her köşesinde deresinde tepesinde ormanında fındık bahçesinde, mısır tarlasında; bu zengin doğanın bize sunduğu varlık ve imkanları, bu imkanların sağladığı mutlulukları unutmam mümkün değil. Çünkü bu imkanlar sosyal, kültürel ve ekonomik  olarak bizi biz yapan değerlerin temelini oluşturuyordu.

   Sonbaharda kendi yöremizin ürünlerinden yapılan kış hazırlıklarına(Turşu, reçel, mısır, meyve kurutulması vb.) yardım ederdik. Karlı kış günlerinde evlere kapanır, fırsat bulduğumuzda kendi yaptığımız tahta kızaklarla uzak bayırlarda kayarak akşamlar ve pantolonumuz dahil her yerimiz ıslak olarak eve döner sobanın çıtırtısında ısınır kurumaya çalışırdık.

  İlkbahar ve yaz; tabiatın uyanışı ile hareketlenen börtü böcek ve kuşlarla birlikte bizde hareketlenir kırlara, dağlara, ormanlara, derelere hangisine gideceğimizi şaşırırdık. Fındık ağaçlarında gördüğümüz kuş yuvalarını kontrol eder yumurtalarını sayardık. Sonraki her gün hiç bıkmadan, usanmadan yavruların yumurtadan çıkmasını bekler  ve büyümelerine tanıklık ederdik . Düşen yavruları yerden alıp yuvasına bırakınca hayat kurtaran kahraman edasıyla ortalıkta gezerdik.

  Güneşten korunmak için sert kabuklu uzun yaprakları ince odun kıymıklarıyla birbirine tutturarak şimdiki zaman çocuklarının hayal dahi edemeyeceği  şapkalar yapardık.  Sıra halinde yola düşer dereleri, tepeleri aşar ormanlara gider,  yapacağımız araba için bulduğumuz en yuvarlak ağacı yanımızda getirdiğimiz büyük testere ile keser ve her çocuk için dört tekerlek biçer heybemize koyardık. Sonra rastladığımız ilk dereden balık ağı yerine götürdüğümüz delikli çuvallarla balık tutardık. Bulduğumuz ilk tarladan kopardığımız taze sütlü mısırları ve balıkları közde pişirir birlikte yerdik. Yanımızda bulunan çakı ile taze kestane filizlerinden becerimize göre bazen düdük,  bazen de borazan yapardık. Borazan ve düdüklerimizi öttürerek, kuru ağaç dallarını ağaçlara, taşlara, vurarak oluşturduğumuz orkestramızla  tutturduğumuz zamanın moda şarkısını  ‘’ Gençlik başımda duman  ilk aşkım ilk heyecan, kovaladıkça kaçan ateş böceği misin?’’ söyler karşı vadideki ormandan gelen yankılarını duyar sustuğumuzda ise bize eşlik eden kuş cıvıltılarını dinlerdik. Eve gelince yaşımızdan beklenmeyecek bir beceri ile tahta arabamızı(Bu günlerde  televizyonlarda ‘’Laz Rallisi’’nde gördüğümüz tahta arabalar) yapardık. Kırlarda ve bayırlarda o tahta araba ile yarışırken dizlerimiz,  dirseklerimiz soyulur pantolon ve giysilerimiz paralanır eve gelince annemize bir sürü yalan söyler ama yine de çuvallar azar işitirdik.

 Diğer coğrafyalarda yaşayan çocukların hayal edemeyecekleri kadar zengin coğrafyamızda ne kadar renkli bir çocukluk geçirmişiz meğer. Şimdilerde yuvalarından uçan kuşların arkasından yaşadığımız mutluluğu düşünür, derelerin şırıltıları ve çağlayanların köpüklerinin melodilerin hala duyar gibi olurum. Her mevsim dalından kopararak yediğimiz taze fındık, elma, armut, kiraz, incir, dağ çileği ve onlarca meyvenin tadını damağımda hissederim. Ormanda kuş cıvıltıları arasında tek sıra yürürken söylediğimiz şarkılar ve karşı vadiden gelen yankılarını duyarım. Dizlerimde, kollarımda, ellerimde bulunan ve çocukça endişelerle o gün beni ağlatan yaraların; bu gün yüzüme tatlı tebessümler yayan izler olabileceğini nereden bilebilirdim ki.

Şimdilerde yine köyüme gidiyorum. Dağ çilekleri, deredeki balıklar ve bir sürü tabiat varlığını yerlerinde yeller estiğini görüyor ve çok üzülüyorum. Buna rağmen hala korunacak çok zenginliğimiz olduğunu görünce İkizdere ve Kazdağlarını düşününce endişeye kapılmıyor değilim.

Şöyle diyor bir Kızılderili Atasözü ‘’Son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık yok olduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak’’ 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Şenol Kabaoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sakarya Yenihaber Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sakarya Yenihaber Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Sakarya Yenihaber Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sakarya Yenihaber Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Doğayi Korumali - HOCAM TEBRİK EDERİM DOĞAYI YEŞİLİ TÜM TABİATI DOĞAL HALİYLE KALMASININ ÖNEMİNİ ANLATMIŞINIZ BİRDE BUNU ÜLKEMİZİN GÜZEL İNSANLARINA YURDUMUZUN DÖRT MEVSİMİN GÜZEL OLDUĞUNU ANLATABİLSEK VE ANLIYABİLSEK NE İKİZDEREMİZ NE KAZDAĞLARIMIZIN TABİKİ GÜZEL ÜLKEMİZİN KADERİ KIZIL DERİLİ ATA SÖZÜNÜN GERÇEKLEŞMESİNİ HAK ETMİYORUZ SİZE BAŞARILAR DİLERİM İYİKİ VARSINIZ

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 04 Haziran 23:41