Yaşasın bağlarımız

Koskocaman dünya ve uçsuz bucaksız evrende bir köşeye sığınarak yaşayan bizler, bir rahmin sıcağını arayan döllenmiş  yumurtadan başka bir şey değil miyiz yoksa? Dibi görünmeyen denizlerden korktuğumuz gibi korkuyor muyuz evrenin genişliğinden, bizi yutup yok etme ihtimalinden? Küçücük dünyasında, çizdiği sınırlarla, kendisini zembereği bozulmuş bir saat gibi dağılmaktan korumaya çalışan birer şey miyiz?  Evet evet birer ŞEY. Kendi kendine anlamlar yükleyen, kendini çoğaltmaya, sağaltmaya, yaşatmaya çalışan birer şey. Şeycikler.

     Çitler çektiğimiz bahçeler, ördüğümüz duvarlar, kapılar, kilitler, dünyayla aramıza yerleştirdiğimiz pencereler, kaybolmayalım diye bizi korumaya mı çalışıyor? Nereye gideceğimizi sanıyorsunuz ki, bırakın bizi çitler, duvarlar, kapılar…

Görmüyor musunuz bağlarımızı? Bakın, bakın işte zihnimizden bizi kıskıvrak bağlayan milyarlarca ibrişim. Bir o kadarı  da duygularımızdan bağlamış bizi; ellerimizden, kollarımızdan, bacaklarımızdan. Saçlarımızdan, belimizden. Göz kapaklarımız bile, aman Allahım göz kapaklarımız bile bir emirle çalışıyor. Ben değilim o emri veren. Kimin sözüyle hareket ediyorlar, kimin sözüyle?

     Özgürlük ne kadar da anlamsız ve  içi boş bir kelime. Yerinden kımıldayamayan yıldızları, yörüngesinden çıkamayan gezegenleri gördükçe hak veriyorum kendimize. Özgürlük dediğimiz koca bir masal. Kendini özgürlük savaşçısı zannedenlerin de hepsi birer kurşun asker.

     Elinde yiyecek poşetleriyle hızlı adımlarla eve koşan koca koca adamlar, bir ekmek kırıntısı, bir darı tanesi, bir ayçiçeğini yüklenip yuvasına koşturan karıncalara ne kadar da benziyor. Gün boyu masa başında çalışan bireyi, günler geceler boyu ağ ören örümcekten ayrı kılan ne? Bir büyük yay var gerildikçe gerilen ama bir türlü fırlamıyor ok; ta ki son nefes bizi terk edene kadar.

       Dünyanın neresine gidersek gidelim, hangi şehirde saklanırsak saklanalım bizi kundaklayan düşünce kalıplarından, yaşam biçimlerinden hatta ve hatta damak zevkimizden bile kopamıyoruz. Kendimize benzeyen arkadaşlar buluyoruz, bizim gibi düşünen, bizim gibi yaşayan. Amerika’da nasıl Çinlilerin mahallesi, Hint mahalleleri varsa, nasıl  Almanya’da Türk mahalleleri diğerlerinden ayrılmışsa, nasıl Suriyeliler , Afganlar, ülkemizde belli yerleri mesken tutmuşsa biz de aynını yapıyoruz. Heybeliada’da yaşayan ama Geyveli olmaktan çıkamayan bir avuç insan gibi, Suadiye'de, Barboros'ta yaşasa da her zaman  Erzincanlı kalacak beş on aile gibi. Etiler’de, Bebek’te yaşasa da ölene dek Trabzonlu kalacak aileler gibi.

    Sadece yöresel değil ki bağlarımız. Armut dibine düşer de kız annesinin, oğul babasının dibine düşmez mi? Hangi üniverstede eğitim alırsa alsın küçükken zihnine sokulanlardan kurtulabiliyor mu insan? Aile yanında sergilediği her türlü isyan, aslında yabancılara karşı ördüğü duvardan başka bir şey değil. Ne kadar gayret etse de başka türlü bir yaşam ve düşünce tarzını kabul edemiyor insan.  Gurbette yaşayıp da aileden gelen dine, töreye, memleketindekilerden daha sıkı bağlı olmak  başka nasıl bir açıklanabilir ki?

      Ev hanımı olarak yaşayan pek çok kadının kızı, bitirdiği üniversiteye rağmen iş hayatında belli bir yere kadar ilerliyor. Ne elindeki toz bezinden ne komşuculuk oynamaktan vazgeçebiliyor. Düne kadar başörtüsü yasağı yüzünden eylemler yapan nice kızımız tüm okulların ve işlerin kapısı kendilerine açıldığı halde çekincedeler. Paralı bir koca bulan, evde oturup çocuklarına annelik yapmayı daha mantıklı buluyor.  Başındaki örtü sadece saçlarını örtmüyor çünkü. Kendisine aşılanan dini öğretiler onu iş yaşamında huzursuz etmeye, erkek hegemonyasını kabul etmeye, ataerkil aile yapısını tercih etmeye yöneltiyor.

    Bir de şu sevgi bağlarımız var. Aile bağları çok güçlü olan İngilizce öğretmeni bir kız arkadaşım bir gün  şöyle demişti. “Bana deseler ki ailenle ilgilenmek zorundasın, çocukların için yaşayacak kazandığın her kuruşu onlar için harcayacaksın, anne-baba ve kardeşlerini asla yalnız bırakmayacak ve onların tüm işine koşacaksın; asla kabul etmez, "beni rahat bırakın, özgür kalmak istiyorum" der onlara  savaş açardım ama gel gör ki onlardan başka şey düşünemiyor başka bir şey yapamıyorum”.  Baktığımız zaman arkadaşım Endülüs gezisinden İran şiir gecelerine, Halep’ten Moskova’ya pek çok yer gezdi ama nereye gidersen git bağlar, yükler ve düşüncelerle gezmek, içi dolu bir heybeyle gezmekten başka bir şey değil.

    "Çekirdek aile" hayatının getirdiklerine alışmanın zorluklarını aşamamışken, bir de, bir anda  kendimizi içinde bulduğumuz bölünmüş aile yapısı var. Tek ebeveynli çocukların yaşadığı sıkıntılar kadar bir çocukla yalnız kalan anne veya babanın da yaşadığı sıkıntılar da çok önemli. Hayatı boyunca ailesiyle yaşamış, tek başına hiçbir iş halletmemiş, neredeyse okul kaydından iş başvurusuna kadar yanında  hep birini taşımış  insana, artık ayaklarının üstünde dur demek!  Kadın veya erkek olsun aslında o sizin kuş olur da  uçar zannedip kanatlarını kestiğiniz sevgili tavuğunuz değil miydi? Sizin desteğiniz olmadan yaşamasını nasıl beklersiniz?  İşin psikolojik zorluklarından başka sistemin yüklediği zorluklar var. Hukuksal yetersizlikler var. Töre ve alışkanlıklar var. Çalışan anne ve babaların çocuklara bakma konusunda yalnız bırakılışı var.

     Günümüzde, ayrı eve çıkma hevesindeki gençler kadar ailesinden ayrı yaşamak isteyen beyler de çok . Bu da epey süredir devam eden bir akım. Bireysellik özlemi, avuçlardan akıp giden  gençliğin zararını kapatabilme gayreti, belki de bıkmışlık sıkılmışlık. Bazen onları dinlerken, erkekliğini kanıtlama arzusuyla anne babasının yanında ilk sigarasının dumanını üfleyen bir delikanlı geliyor gözümün önüne, gülümsüyorum. Biliyorum ki arzuladıkları özgürlük sadece bir hayâl. Nereye giderlerse gitsinler dönecekleri kapı hep aynı; ihtiyaçlarına koşacakları eski eş, buluşacakları torun yanağı. Aradaki gönül maceraları da birer teselli, kopardıkları takvim yaprağının ardından ağlamasınlar diye.

    Bebeklikte memeye bağlan, düşmemek için anne elini tut, beslenmek için yavru bir kuş gibi  ağzını aç, yuvada bekle. Bir dala kon, annenden babandan  seyrederek  uçmayı öğren sonra da git ve de gelme;  olur mu, olmaz tabi. Bağlayın, bağlayın biraz daha, gidemeyelim bir yere.  Anlatın karanlık kuyuları, adam yutan balıkları, ateş kusan ejderleri, tuzak kuran tilkiyi, kurtları.

Zaten gidelim dediğimiz yerlerde hep bir el var, elimizi tutsun diye umduğumuz. O da bağlamayacak mı elimizi kolumuzu? Yeni kurallar, yeni yasaklar, yeni yasalar. Biz özgürlükten ne anlarız. Zaten özgürlüğe kanat açabilen mi var, bize uçmayı öğretsin.

Hem özgür bir insan mı gördük özenelim. Yaşasın bağlarımız.

 

Reyhan Karagöz ÇETİN

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Reyhan Karagöz Çetin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sakarya Yenihaber Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sakarya Yenihaber Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Sakarya Yenihaber Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sakarya Yenihaber Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Ali Çetinka - Reyhan hanım, mesele Geyve ye Erzincan a olan bağlar değil aslında. Bir çoğu o kültürün o kabuğun dışına da çıkamıyor. Trabzon kadar Sivas kadar Bartın kadar kalmaya devam ediyor çoğu insan.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 30 Ekim 10:57


Anket Sizce 2022 yılı asgari ücreti ne kadar olmalı?