Hep hüzündür On Kasım

Duygu atmosferi yoğun, hüznü bol bir gün. İnsan her ne yapıyor olursa olsun saat dokuzu beş geçe yüreğinde derin bir sızı duyuyor. Sonra gün boyu gurur, minnet, hayranlık, mucizelerin gerçek olabileceğine dair güçlü bir inanç ve özgürlük tutkusu sarmalıyor insanı. Kazanımlarımıza şükretmeyi, elimizde olanların kıymetini bilmeyi bize bir kez daha  hatırlatıyor.

Geçmişte debelenmek, hala eskiyi konuşup avunmak değil niyetim ama bazı şeyleri bir kez daha düşünmek ihtiyacı duymaktan kendimi alamıyorum. Belki de geçmişte yaşanan sancıların izleri silinmediğinden, hâlâ o günlere dönme ihtimalinin olduğundan kaynaklanıyor bu durum.

Rahmetli Duygu Asena bu konuda söylenebilecek en önemli sözü not düşerek, Kadının Adı Yok deyip de  göçtü bu dünyadan.

Kadının sadece adı mı yoktu? Kadının söz hakkı, kadının nikahı, kadının malı, kadının güvencesi yoktu. Daha doğrusu kadının bir tek kocası vardı, o da  kendisine boş ol diyene kadar. Dokuz tane de doğursa kadının çocuğu da yoktu. Koca istemezse kadın ortada kalıyordu . Çocuğunu yanına alamaz, alsa bile baba evine sığdıramaz, tekrar evlenmeye kalksa çocuklarını götüremez, başının çaresine bakmaya kalksa işsiz, parasız, yeteneksiz, tahsilsiz... Kadının anne babası da yoktu. Namusuna leke sürülme endişesiyle kızını bir an önce everme telaşındaki ebeveynler vardı.

Başlık parası, süt hakkı, berdel, kuma, namusa sürülen leke, kan davası; hepsi ama hepsi erkeklerin kadın üzerinden iktidar ve itibar kazanma mücadelesi.

Bir yanda erkek hegemonyası, bir yanda toplumsal baskılar, bir yandan dini kurallar adı altında kadına konan yasaklar... Sesi haram, saçı haram, gülüşü haram;  sözü de  aradığı  hak da haram; daha doğrusu sevinçli ve mutlu bir yaşam  kadına haram. Yaptığı fedakârlıklar, çektiği sıkıntılar yüceltilir ve çile çeken cici kadınlar profili çizilir ki kadınların hiçbiri kendisini yalnız ve kötü hissetmesin.

Deyimler ve atasözlerimiz  bile erkeğe çalışır. Erkek göktür gürler, kadın topraktır susar. Erkeğin elinin kiri, kadının yüzünün kiri. Vereni cami avlusunda….Kadının önü, erkeğin gönlünce ekip biçeceği tarlası.

Hepsinin en acı yanı biz kadınların da tüm bunlara inanması. Bazı öğretiler var ki usul usul kanımıza, öz benliğimize karışıyor. Başka türlü düşünemez oluyoruz.

Dün derste hocamız  küçük bir hikaye anlattı. Çocuğu olmayan bir kral pek çok dua ederek, çareler deneyerek yıllar sonra istediği gibi bir evlat sahibi oluyor. Ama aradan henüz çok zaman geçmeden yavrusunu kötü adamlar kaçırıyor. Derken biri geliyor ve istersen yavrunu kurtarır sana getiririm diyor. Hocamızın bizden istediği yavruya ve kurtarıcıya bir ad koymamızdı. Gördük ki hepimiz yavruyu kız, kurtarıcıyı erkek olarak düşünüp ad koymuşuz. Bu öğretilmiş bir olgu. Kadını güçsüz ve korunmaya muhtaç, erkeği güçlü ve koruyan görmek. Oysa bebeklikten itibaren cinsiyet ayrımcılığıyla yapılan muamele değil midir tüm bunlara sebep.

Erkekler, sahip olduğu kız çocuğunu, kendi hemcinslerinden yani diğer erkeklerden korumak için hem kendi hayatını hem de eşinin ve kızının hayatını mahvediyor. Belki de emin olduğu kötülük, kendi yüreğinde barındırdıkları , gördükleri, hissettikleri yüzünden.

Erkeğe yüklenen görev ve sorumluluklar onun gücünü artırırken, korundukça özgüvenini yitiriyor kadın. Orantısız bir güç kavramıyla sarmalanıyor kadın ve erkek.

Türk tarihini okuyup bilenler kadının çağlar boyu süren güçlü yerini biliyor ama ya okumayıp yerleşik düzen içinde kendisine sunulan ve  kendisinin de işine gelen öğretilerle yol bulanlar? TRT nin bir süredir Osmanlı takıntısı ile peş peşe yayınladığı dizilerde, özellikle de kuruluş aşamasında görülen o ki kadın yönetimde söz sahibi, güçlü, savaşçı, erkeği ile yan yana, omuz omuza. Eski Türk geleneğindeki kadın profili henüz tamamen silinmemiş. Ama ya sonrası? Harem hayatı, cariyeler, oğlancılık, Afrika’dan getirilip hadım edilen…. Of elim varmıyor yazmaya. Her şey erkek nefsi için mi? Namus kavramı ne hale gelmiş görmüyor muyuz?

Kadına verilen güç ve statü aslında akıllı erkeğin işine gelir. Ancak ve ancak güçsüz, pısırık, bencil, kendi ayıbını veya beceriksizliğini saklamak isteyen kötü niyetli erkek, kendisine sunulan bu insafsız ayrıcalıkla, kadın üzerinde tahakküm kurar.

Nasıl minnetle anmaz Atasını bir kadın; ve aklı  vicdanı olan  bir erkek. Yazık ki tarikat cemaatleştirmeleri kadını hala karanlıkta tutabilmek için tüm gayretiyle çalışıyor. Şimdilerde sayısız cemaat evinde yatılı kalan öğrenciler fizik, matematik veya sanat mı öğreniyor sizce? Ülkeyi karanlığa götürme ve gücü elinde tutma, insanları gütme arzusu değil midir  hedef?

Kuranı gömdürdü, dini yasakladı, kadının örtüsünü attı diyenler değil mi Atayı karalamaya çalışanlar? Neden rahatsız olundu Türkçe okunan ezandan? Kuranın Türkçe okunup anlaşılır olmasından? Anlaşılamayan bir Kuran değil midir çakma ve kötü niyetli hocaların elindeki silah. Manâsına varamadığımız öğretilerle uygulanan yasaklar ancak bulunan bir  kılıfa kadar hüküm sürer. Oysa gerçek iman ve itikat insanla beraber yaşar.

Ya Osmanlıyı yıktı diyenler?

Osmanlının 1854/ 1875 yılları arasındaki 21 yılda, 15  anlaşmayla aldığı dış borç 237000000 lira. Kasasına giren para 127000000. Kırım Savaşıyla başlayan borçlanmalar durmadan artmakta.

1875 yılında Osmanlı  iflasını açıklıyor.  15 Ekim 1881 yılında da Muharrem Kararnamesi ile borçlar düzenleniyor.  Henüz Mustafa Kemal doğdu belki de doğacak.

Bu kararname ile İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Avustralya ve Galata bankerleri(  ki bunlar İstanbul’da yaşayan Ermeni zengin aileler) tarafından oluşturulan 7 üyeli Düyunu Umumiye ( genel borçlar) kuruluyor. Alacaklılar borçlarını bizzat kendileri tahsil ediyor. Başta 2. Abdülhamit var.

Damga pulu

Tuz, tütün tekeli

Alkollü içecekler

Edirne, Samsun, Bursa ipek öşrü

İstanbul ve pek çok bölgenin balık vergisi

Tömbeki vergisi

Bazı illerden alınan koyun vergisi

Gümrük gelirleri

Kazanç vergisinden alınan fazlalık

Bu kaynaklardan toplanan bütün bu vergiler Düyunu Umumi kasasında, yani borçlu olduğumuz ülkelerin kasasında.

Bu vergileri ödeyen kim dersek tabi ki halk. Reji uygulamaları ile kendi tarlasındaki tütünden hırsızlama yapmak zorunda kalan, içtiği iki sigara için cezalandırılan kim, bizim köylümüz. Saray ne yapıyor dersek yıkılmadık ayaktayız diyebilmek için Dolmabahçe sarayını yapıyor.

Sarayın yapımına 1843 yılında başlanıyor ve 1856 yılında tamamlanıyor. 1854 yılında başlayan borçlanmayı düşünürsek “ayranım yok içmeye” deyimi geliyor akla.

Ekonomisini yaban ele teslim edenin ne malı kalır ne namusu. Ne dini kalır ne imanı. Devlet bazında düşünmekten acizsek kendimizi düşünelim. Yediğini, giydiğini, ısındığını başkası öderken elinden alınana bu benim vermem diyebilir misin? Ne toprak sana kalır, ne karın ne kızın!

Bugün yasımızı tutabiliyor, bayramımızı yapıyor, girip camilerde namazımızı kılıp ibadet edebiliyorsak Atamızın önderliğinde mücadeleye destek veren tüm yurtseverler ve komutanlar sayesinde.

Bugün de yurdunu çok seven milyonlar var ama arkasında güvenle duracağımız. Bir lider yok.  Bir yandan eğitimde yaşanan sancılar, ahlaki çöküş, hızla artan enflasyon, işsizlik, endişelerle karşıladığımız yalancı salgın bizi umutsuz kılıyor.

Paramızın hızla değer kaybetmesi demek artan hazine borcumuz demek. Dün düşman işgalinden kurtarılan Urfa, Antep, İzmir, İstanbul daha doğrusu vatan yine tehlikede değil mi? Bir gecede ekonomik tüm dengeler bozulabiliyorsa ne kadar özgürüz, iplerimiz kimin elinde ve ne karşılığında.

Osmanlı'yı abartmak veya suçlamak, Atamızı bir takım hadsizlere karşı savunmak, şimdilerde birilerinin yanında veya karşısında durmak değil derdim ama yaşananlar yaşanacakların habercisi oluyor çok zaman. Küllerimizden doğduk diyerek şahlanmak dindirmiyor on beşliklerin acısını.

Yeni kahramanlar yaratmadan güven içinde yaşamak, her can için özgürce ve mutlu bir yaşam  tek dileğim.

Yakışıklı, güzel yüzlü, zeki, cesur, zevkli; hem bir bilim adamı kadar donanımlı, hem bir sanatçı kadar duyarlı, hem geleceği  görüp çözümler üretecek kadar sorumluluk sahibi, hem  de güvenilir olmayı başarıp çevresinde değerli, yurtsever kahramanlar ordusu yaratabilmiş muhteşem bir lider. Özlemle ve minnetle anıyorum

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Reyhan Karagöz Çetin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sakarya Yenihaber Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sakarya Yenihaber Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Sakarya Yenihaber Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sakarya Yenihaber Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

03

Kemal Vatansever - Türkiye Osmanlı cumhuriyetinin kurucusu Son Atatürk Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin makus talihini değiştirmiştir

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 23 Ocak 05:36
01

Ömer Emecan - İçerik, ifade tarzı ve arı- duru bir dille, tebrik ve teşekkürü yine fazlasıyla hak eden zirve bir yazı. Türk Edebiyatında derin izler bırakmaya devam ediyorsunuz. Sizi saygı ve hürmetle selamlıyorum Sayın Hocam..

Yanıtla . 1Beğen . 1Beğenme 20 Kasım 13:46
02

Reyhan Karagöz Çetin - @Ömer Emecan 01 nolu yoruma cevabı: Teşekkürler sevgili hocam

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 20 Kasım 16:02


Anket Sizce 2022 yılı asgari ücreti ne kadar olmalı?