Milli Eğitim Şurası ile nereye?

19. Milli Eğitim Şurası geride kaldı.
Şura, daha çok sansasyon etkisi uyandırsın diye yapılmış olduğunu düşündüğüm bazı tekliflerle gündeme geldiği için, eğitim meselesini konuşma, doğru düzgün bir eğitim tartışması yapma imkanı bir kez daha kaçırıldı.
Belki de istenen budur; eğitim meselesini ciddi şekilde tartışılmaktan kaçırarak, olan bitenin devamını sağlamak!
Biz yine de ne olup bittiğini düşünelim ve konuyu anlamak için, ilk olarak açılış gününde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasına bakalım:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, şuranın yapıldığı şehir olan Antalya’nın hem küresel ekonomiyle ilgili hem de eğitimle ilgili iki ayrı toplantıya ev sahipliği yaptığına dikkat çekti.
Bu detay, aslında eğitim sisteminin de küresel kapitalist ekonomiye entegre edilme sürecinden geçtiğimiz düşünüldüğünde dikkate değer bir anlam ifade ediyordu.
Bir diğer cümlesi de, “Eğitimi tam da olması gerektiği gibi özgürlükle buluşturduk.” şeklinde idi.
Sanıyorum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “özgürlük” anlayışı, yalnızca kendisi gibi ya da kendisine tabi olanlar için sınırlı kaldığından, başörtüsü yasağının ve katsayı engelinin kaldırılması gibi doğru bir iki adım ile eğitimin özgürlükle buluştuğu iddiasında rahatlıkla bulunabiliyor.
Oysa eğitim, hâlâ baskıcı, yasakçı ve dayatmacı anlayışla devam ediyor.
Çok önemli iki meseleye atıf yaparak, iddianın gerçekçi olmadığını pekâlâ açıklayabilirim.
Birincisi, anadilde, özelde Kürtçe eğitim; biliyorsunuz buradaki sorun devam ediyor.
Seçmeli dersle çözülebilecek bir mesele değil söz konusu olan.
İkincisi de, din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmaması.
İlki Kürt, ikincisi ise Alevi kamuoyunun toplumsal bir talebi, lakin 19. Milli Eğitim Şurası’nda bu konularda hiçbir özgürlükçü karar alınmadı.
Bu sebeple, cumhurbaşkanının “Eğitimin insan formatlama aracı olarak kullanılmasına bizim tahammülümüz olamaz.” şeklindeki iddiası da geçersiz kalıyor.
Kabul edelim ki, AK Parti iktidarı, bir yandan eğitimi kendi kültürel kodlarıyla yeniden üretmenin, diğer yandan da eğitim sistemini piyasalaştırarak, aslında Amerikanvari bir muhafazakârlığı inşa etmenin peşinde.
Demek ki, “eski” ile “yeni” Türkiye arasında, eğitime biçilen rolün özü bakımından bir farklılık yok, sadece Kemalist kabuğun yerine muhafazakârlık kabuğu alıyor, o kadar.
19. Milli Eğitim Şurası’da gündeme gelen ve medyanın da üzerine mercek tutarak abarttığı ve dolayısıyla, her meselede olduğu gibi bu konuda da, sağlıklı bir zeminde konuşamadığımız teklifler de, aslında bu kabuk değişimine ilişkindi.
Tutarsızlıklar, çelişkiler, abartılar ve şovlarla gündeme gelen bir şuraydı.
Şuranın bu hale gelmesinde yetkili sendika Eğitim-Bir-Sen’in katkısı da göz ardı edilmemeli. AK Parti iktidarının sendikal aygıtına dönüşmüş mezkur sendika, özellikle son toplu görüşmelerde emeğin, emekçinin hakkını layıkıyla savunamayarak, okul yöneticileriyle ilgili atamalarda ise tamamen adam kayırmacılığın, torpilciliğin, kapalı kapılar ardında liste savaşlarının önünü açarak ve kendisini bunun mekanına dönüştürerek; kaybetmiş olduğu ahlakiliği, ahlakçı ve yalnızca destek verdiği siyasi partiye ve onun tabanına seslenen talepleriyle, gözden kaçırmaya çalışmıştır.
Ama her ne yaparsa yapsın, adının ve sendikal anlayışının, bundan sonra adının çiğnediği ahlaki ilkelerle, yok saydığı değerlerle birlikte anılması söz konusu olmayacaktır.
Çünkü bazı şeyler vardır ki, ne “yetki” ile ne de “atama” ile elde edilebilir; dürüstlük gibi…
Bu meseleyi şimdilik bir kenara bırakalım, basiret sahibi herkes için olan biten her şey yeterince ortada…
Şura konusunu tartışmaya devam edelim.
Çünkü eğitim meselesi önemli.
Mevcut eğitimle daha fazla yol alamayacağımız ortada.
Son Milli Eğitim Şurası ile de pek yol alınamadığı ortada.
İnşallah haftaya bu konudan devam edeceğim.
 

YORUM EKLE