Minnet duymak

Her insan hayatının geçmiş döneminde kendine yapılan iyiliği unutmaz ve gönül borcu duyar. Minnet duymak kendini borçlu saymak her açıdan iyi sonuç doğurmaz. Kime minnet duymak zorunda kalacağımızı bugünden iyi seçmez isek ileride vebal ödemek durumunda da kalabiliriz.

Minnet duymak zorunda bırakılanların bazen Stockholm sendromuna yakalanmışlığı da vardır. (Stockholm Sendromu: rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde oluşan, duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan bir terimdir) Hatırladığımızda tebessüm ettiğimiz ve içten içe mutluluk duyduğunuz minnet duygusu ise bize ve çevremize ve bal yüklemez.

 İlkokul öğretmenim Mehmet Gönan’a hep minnet duyarım. İlkokulun son sınıfında iken iki kademeli ilk öğretmen okulları sınavına girmemi teşvik etmiş ve süreç içerisinde beni sınava hazırlayıp kazanmamı sağlayarak bu güzide devlet okuluna yerleşmemi altı yıl parasız yatılı olarak okumamı dolayısıyla öğretmen olmamı sağlamıştır. Bu işi hiçbir çıkar beklentisi olmadan belli bir amaçla (Devlet ve milleti düşünerek- Amacına da ulaşmıştır) yaptığını düşünüyor ve minnet duyuyorum. Işıklar içerisinde uyusun.

  Altı yıl boyunca yemeğimi yatağımı, elbisemi, kitabımı çoğu ihtiyaçlarımı devlet karşılamış ve bu günlere gelmemi sağlamıştır. Ben o gün bugündür her daim devlete ve millete minnet duyarım. Benimle beraber bu okullarda okuyan binlerce çocuğunda bu devlet ve milletten başka kimseye minnet borcu olmadığını ve duymadığını düşünüyorum.

  Bu okuldan otuz sekiz yıl önce mezun olmuşuz. Bu süreç içerisinde okul arkadaşlarımla bağımızı hiç koparmamışız. Okula devam ettiğimiz yetmişli yıllar Türkiye’nin ideolojik kavgaları ve çatışmaları ile geçen yıllarıydı. Bizde okulda sağ ve sol diye ikiye bölünmüş birbirimizle mücadele etmiştik. Bu konuda bir sürü tatsız anılarımızın da olması üzüntü kaynağımızdır ve cahilliğimize yoruyoruz. Ama sonraki yıllarda gerekli dersleri alarak ideoloji ayrımı yapmaksızın okuldaşlık hukuku ile her yıl bir arada olmak için çaba gösteriyoruz. Öğretmen olmak için başladığımız çok iyi, nitelikli bir eğitim alarak devam ettiğimiz bu okuldan 1976 yılında lise haline dönüştürüldüğü için lise mezunu olarak ayrıldık.

 Sonrasında arkadaşlarımız farklı yüksek öğrenim programlarına girip bitirerek devlet ve özel sektörün çeşitli alanlarında milletvekili, vali, genel müdür, öğretmen, avukat, doktor, işadamı, sanatçı, sporcu, gazeteci vb. meslek gruplarında yer almış ve mesleklerinin hakkını vererek yüz akımız olmuşlardır.

Bir üniversite kampüsü büyüklüğünde olan, devlet ve millete faydalı iyi eğitimli ve donanımlı nesiller yetiştiren okulumuzun yetmiş yılda biriktirdiği kurumsal kültür ve hafızasının yok sayılarak kapatılması, birimlerinin ortadan kaldırılması alanlarının parça parça edilmesi biz mezunların kanayan yarasıdır.

Batı toplumlarında bu tür okullar el üstünde tutulur ve yaşatılır Sakarya’da yaşayanlar Arifiye İlk öğretmen okulu – Öğretmen Lisesi’ni ve mezunlarını iyi tanırlar.

  İddia ediyorum ki istisnalar hariç olmak üzere bu okullarda yetişen tüm arkadaşlarımızın hayatı boyunca devletten başka hiç kimseye bu manada minnet duymadıklarını müşahede etmiş olmaktan içten içe mutluluk duyuyorum. Çünkü devlet söz konusu olduğunda her birinin ideoloji siyaset ve herhangi bir referansa ihtiyaç duymadan minnet duygusu ile yalnızca devletin yanında yer aldıklarını görebiliyorum ve görebilirsiniz.

  Zaman bize gösterdi ki gizli ajandası olan bir takım ideolojik grup ve yapılar içinde eğitim gören, karınları doyurulan çocuklar ve ailelerinin dini duyguları sömürülerek, süreç içerisinde nasıl beyinlerinin yıkandığını ve devlet için nasıl birer canavar haline dönüştürüldüklerini hep beraber müşahede ettik. Şapka düşüp kel göründüğünde bu çocukları suçlamak yerine bu çocukların nasıl bu hale geldiğini sorgulamak asıl elzem olandır diye düşünüyorum. Bugün kendini masum gösteren ve birtakım göz boyama yöntemleri ile aslında aynı gizli ajandaya sahip ve gücü bulduklarında gerçek niyetlerini saklama gereği duymadan ortaya çıkacak yapıların hala ellerini çocuklarımızın üzerinden çekmediğini düşünüyorum. Bu gücü ele geçirenler zaman içinde devlet ve siyasetin arka koridorlarında güç devşirmeye başladıklarında yine aynı senaryo ile karşı karşıya kalmak içten bile değildir.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım örnekler ders alınabilmesi bakımından bize fikir verecektir diye düşünüyorum. Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın kimlere emanet edilebileceği veya emanet edilemeyeceği gayet açıktır.

     Çocuklarımızın hiçbir zümreye, kişiye, ideolojiye, yapıya emanet edilemeyecek kadar önemli olduğunu bilemeyecek kadar gaflet ve delalet içinde olan ve hala gereken dersi alamayanlar ve bu yapılara hala itibar edenler varsa onlara söyleyecek sözüm yoktur. Ama devlet uyanık olmak ve gereken tedbirleri almakla mükelleftir.

   Bu ülkenin geleceğini ve bekasını düşünüyorum diyenlerin çocuklarımızın devlet ve milletten başka kimseye emanet edilemeyeceğini anlamış olması derhal gereken tedbirleri alması gerekmektedir. Gelecekte tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek vatan olmak ancak bu sayede mümkün olacaktır.

  Amerikalı bir yetkilinin darbe dönmeleri için söylediği bir söz vardır; ‘Türkiye, Türklere emanet edilemeyecek kadar önemli bir ülkedir’ Bende diyorum ki ‘Ülkemizi bu Amerikalı gibi düşünen iç ve dış mihraklara emanet etmemenin en önemli ve kestirme yolu çocuklarımızı devlet ve milletten başka kimseye emanet etmemekten ve minnet duymamalarını sağlamaktan geçmektedir’

                              

YORUM EKLE