Oğlu Oğuz Karakoç'un dilinden Bahaettin Karakoç

5 Mart 1930 tarihinde Kahramanmaraş'ın bugünkü adı Ekinözü ilçesi olan Celâ köyünde doğan babam Bahaettin Karakoç’un babası, yani benim dedem Ümmet Karakoç çocuklarına cönkler okuyan bir din adamı, iyi bir eğitimci ve şairdi.

Hatta Babaannem Fadime Karakoç da irticalen ağıtlar yakar şiirler okurdu.

Babam da bu şartlarda yetişmiş ve ailesine özenerek küçük yaşta şiir yazmaya başlamıştır.

Bahaettin Karakoç, 5 kardeşin en büyüğü olup diğer kardeşleri Abdurrahim, Ertuğrul, Nafiz ve Osman da şairdir, özellikle Abdurrahim Karakoç Cumhuriyet dönemi Türk Halk Şiirinin en büyük şairlerinden biridir.

Babamın çocukluğu Ekinözü’nün doğusunda bulunan Salavan Dağı’nda geçmiştir ve şair oluşunda ayrı bir değeri vardır. O sağlığında şu ifadeleri kullanmıştır.

“Salavan dağında çıkmadığım doruk, gezmediğim koyak, basmadığım taş, sesini tanımadığım, adını bilemediğim alıcı ve ötücü kuş, ıtırına ve ışıltısına yürüyüp de ulaşamadığım gizli bir çiçek kalmadı.”

Bu dağda var olan her şey onu etkilemiştir.

Küçük yaşlardan başlayarak 88 yaşına kadar okumaya ve şiir yazmaya devam eden, çıkardığı Dolunay Dergisi ile Anadolu da edebi bir meşale ve Dolunay Ekolünü oluşturan edebiyat dünyasında Türk şiirinin Beyaz Kartalı, Aksakalı, Dede Korkut'u unvanları ile anılan, toplumun değer verdiği babam Bahaettin Karakoç'u anlatmak zor olsa da onun bir evladı olarak anlatmak zorunluluğum var, anlatmalıyım..

Bugüne kadar onu bir şair olarak, edebi yönden anlatanlar çok oldu, devam da edecek. Ben Bahaettin Karakoç'u bir baba olarak, ailenin bir reisi olarak anlatmaya çalışacağım.

Babamın 9 çocuğundan en büyük çocuğu oluşum nedeniyle çocukluğum, gençlik yıllarım ve olgunluk çağım birlikte geçti. Bu nedenle de evlatlarının içerisinde onu en iyi ben tanırım. Benimle bir baba gibi değil, aynı yaşta bir arkadaş gibi konuşur, öyle davranırdı. Ne zaman bir sıkıntım, bir sırrım olsa çekinmeden kendisine açardım. Kendisi de tecrübelerine dayanarak, derdime merhem olmak için çözüm önerileri sunar, çözmeye çalışırdı.

O bir şairdi, her şair gibi duygu yüklüydü, “Yaratandan ötürü, yaratılanı seven” bir ruha sahipti. Var olan her şeyi severdi, merhametliydi. Hayatımda onun bir tokadını dahi yediğimi hatırlamıyorum, hatta bana ve kardeşlerime kızdığını bile hatırlayamıyorum. Çocuktuk bizimde yaramazlıklarımız olurdu, annem sen nasıl babasın şu çocuklara kız diye sitem edince, annemin bu isteğini yerine getirme adına kızmış, sinirlenmiş gibi görünür ama yüzünde tebessüm eksik olmaz biz bunu fark eder, babamın bize gerçekten öfkelenmediğini anlardık.

Çok yardımseverdi, her zaman ve her konuda yardım etmekten asla kaçmazdı, hele de birisinde bir şiir damarı görürse zamanını ona ayırır, onun iyi bir şair olması için çok çalışırdı.

Ben bunun örneklerini “Dolunay” dergisini çıkardığı günlerde çok gördüm.

Ailesine ayırması gereken zamanını şiir için, şair yetiştirebilmek için kullanırdı.

Dolunay dergisi için onuncu çocuğum ifadesini kullanırdı.

İyi bir şair olduğuna inandığı insanlara değer verir, fikri ve zikri ne olursa olsun ona edebi bir gözle bakar ve asla sanata, siyaseti karıştırmazdı.

Kindar değildi, bazen aniden parlar, sinirlenir ama o asabiyet pek uzun sürmezdi. Bunu zamanın çoğunu babamla birlikte geçiren ve derin sevgi, saygı duyan Şair Yasin Mortaş, Şair İnci Okumuş ve araştırmacı yazar Ramazan Avcı bey çok iyi bilirler.

Mücadeleci bir azmi vardı, korkusuzdu. Evlatlarını da öyle yetiştirmek adına nasihatler ederdi. “Pısırık olmayın, haklı olduğunuz dava için asla mücadelenizden vazgeçmeyin” derdi. Yalakalık yapmayı sevmediği gibi yalakalardan da hiç hoşlanmazdı.

İnançlı bir insandı, bunu yazdığı şiirlerde de, yaşantısının her alanında da görmek mümkündür. “Allah'a Şükür” kelimesini dilinden düşürmezdi. Özellikle son dönemlerinde, düşme sonucu beyin damarına pıhtı atmış ve beyin ameliyatı olmuştu. Daha sonraları ufak tefek de olsa rahatsızlıklar geçirmesine rağmen hiçbir gün sitem etmedi. Nasılsın baba dediğimizde “Allah'a şükür çok iyiyim” derdi. “Baba sen de hep çok iyiyim diyorsun” dediğimizde, “İyi değilim demek Allah'a isyandır, halimize şükretmemiz lazımdır” derdi.

Okumak ve yazmak onun için bir tutku idi, hava gibi, su gibi elzemdi. Evine birkaç günlük gazete mutlaka girerdi. Yeni çıkan kitapları mutlaka alır okurdu. İyi bir şair olma adına Allah'a verdiği söz gereği yazmayı hiç ihmal etmez, “Ölünceye kadar da yazacağım” derdi ki, aynen öyle oldu. “Acelem var” diyor, sürekli yazıyordu. Yıllar önce yazıştığı edebi mektupları kitaplaştırmak için sürekli onlarla ilgili çalışmalar yapıyordu, ama kısmet olmadı.

Ecel aramızdan ayırdı.

Ölümünden sonra anladım ki o sadece benim babam değil, Türk Dünyasının babasıydı. Bu kadar sevildiğini, bu kadar değerli olduğunu toplumumuz üzüntüsüyle, ilgisiyle gösterdi, göstermeye de devam ediyor. Meğerse ne kadar çok dostları varmış. Ben de onun bir evladı olarak sorumluluğumu biliyorum, bu sorumluluğu gereği gibi taşımaya devam ettirmeye çalışacağım. Bahaettin Karakoç, bundan sonra eserleriyle hep yaşamaya devam edecek, Allah mekânını cennet etsin, gerçek dostlarına da sağlık ve başarı versin.

Dua ve sağlıcakla kalınız.

Oğuz KARAKOÇ

YORUM EKLE