Paris'teki Şiddet Üzerine

Haftalık Fransız dergisi Charlie Hebdo’ya yönelik kanlı saldırı birkaç gündür ana gündem maddesi oldu.
Tüm ekranlar, sosyal medyalar, bize katliamı ve sonrasındaki sürece canlı yayında gösterdiler.
Öncelikle şunu belirteyim; mezkûr derginin, başta İslam olmak üzere, farklı inançlardan insanların dini değerlerini alenen tahkir ve tezyif eden yayın politikasının, düşünce ve ifade özgürlüğüyle savunulacak en küçük bir tarafı bulunduğunu düşünmüyorum.
“Özgürlük” diye insanların değer verdiği şeylere böylesine hakaret edilmesini, özellikle de Müslümanların uğruna canlarını feda edecek kadar değer atfettiği Hz. Peygamber’le ilgili çizimlerinin de ağır bir şiddet içerdiği kanaatindeyim.
O karikatürlerin, insanlarda ağır bir duygusal yara açtığını, derin bir incinmişlik hissi uyandırdığını düşünüyorum.
Kimsenin, ne olursa olsun, bu şekilde aşağılanmasını doğru bulmuyorum.
Lakin tüm bunlara rağmen, o insanların, böylesi bir şiddetin kurbanına dönüşmesini de kesinlikle onaylamıyorum.
* * *
Saldırının ardından başlayan tartışmalar ise birçok boyut, farklı alt başlıklar içeriyor.
Öncelikle, Almanya’da İslam ve göçmen karşıtlarının kitlesel gösteriler düzenledikleri, İsveç’te camilerin art arda kundaklandığı bir dönemde gerçekleştirilen bu katliamın, Avrupa ülkelerinde son dönemde özellikle Müslümanlara yönelik ırkçı, ayrımcı ve dışlayıcı tavırların yükselişini tetikleyeceği kesin.
Nitekim Paris’te bazı camilere yönelik saldırılar şimdiden başladı bile.
Diğer taraftan, karşı karşıya kaldığımız şiddet sorununun, nihai tahlilde, tek taraflı salt dini yorumlardan ziyade çok boyutlu siyasal ve iktisadi zeminde geliştiği gerçeği de göz ardı edilmemeli.
İşte bu sebeple mevzuyu “İslam-şiddet-terör” üçgenine sıkıştırarak, şiddeti adeta Müslümanlığın kodlarında varmış gibi göstermek, ne yazık ki ele alınması gereken asıl meselelerin üzerini örtmekten başka bir sonuç vermiyor.
Teolojik ya da teopolitik tartışmaların ötesine geçmek, tüm insanlığın karşı karşıya kaldığı ve içe içe geçen ortak sorunlarını bütünsel olarak değerlendirmek ve buna göre birlikte çözümler geliştirmek zorundayız.
Şiddetin öncelikle devlet politikası olarak egemenliğini sürdürdüğü, savaş endüstrisinin dünya sistemine yön verdiği bir dönemdeyiz.
Kapitalist ve emperyalist ihtiras, hayatın her alanını insanlıktan çıkarıyor.
Özellikle Batılı devletlerin işgali, açık sömürüsü veya örtük müdahaleleri altındaki toplumlar, her gün başka bir trajedi yaşıyor.
İşgallerin ve çatışmalar, nerdeyse Afrika ya da doğu halklarının kaderine dönüşmüş vaziyette.
Mültecilik rutin haline geldi.
Avrupa’da ırkçılık ve ırkçı şiddet, göçmen karşıtlığı üzerinden yükselişe geçti.
Velhasıl tüm bu yaşadığımız şart bu tür katliamların tekrarlanmaması için kınama ve taziye mesajlarından daha fazlasına ihtiyaç duyduğumuz ortada.
Lakin görüyoruz ki, egemenler bir kez daha meseleyi “terörle mücadele” konsepti içine sokmuş vaziyette.
Şu bir gerçek ki, son yıllarda insanlık en büyük şiddeti “terörle mücadele” ettiğini söyleyenlerden gördü; öyle ki “terörle mücadele mağdurları”, sayıca “terör” olarak nitelendirilen eylemlerin kurbanlarından kat be kat fazla.
Buna rağmen, devlet yöneticilerinin konuyu bir güvenlik meselesi olarak ele almaları, bize yalnızca yeni askeri müdahaleler ve kanlı operasyonlar getirecektir.
Başka bir ifadeyle, bugün Batıyı kendi evinde vuran şiddet, bir kez daha mazlum insanların beşiğinde beslenip, büyütülmeye devam edilecek demektir.
Değiştirmemiz gereken hal budur.
 

YORUM EKLE

banner22

banner21