Sandıktan sonraki günün hesabı

Seçim süreci yaklaştığında politikacılar, sandıktan sonraki günleri unutabiliyor.
Sandıktan galip çıkmak uğruna mübah görülen yolların sayısı artabiliyor.
Koltukların ve beraberinde gelen gücün elde kalması ya da ele geçmesi amacıyla yapılanlar, insanın ve toplumun değerler sistemini alt üst edebiliyor.
Sanılıyor ki, sandıktan sonraki gün geldiğinde her şey unutulup gider.
Söylenen sözler, gerçekleşmeyecek vaatler, rakiplere yönelik hakaretler ya da iftiralar, hedef göstermeler; propaganda döneminde kalır.
Bir gün önce birbirine karşı adeta düşmanlaştırılan insanlar, ertesi gün can ciğer kuzu sarması olur.
Gerçekten böyle mi oluyor peki?
Hayır, sandık uğruna toplumda açılan yaralar kapanmıyor, insanlar arasında açılan mesafeler kolay kolay kapanmıyor.
Bunun örneklerine defalarca şahit olduğumuz için seçimden önce defaatle şunları vurguladık:
Oy atsın atmasın ya da oyunun rengi her ne olursa olsun, tüm insanlarla birlikte hâlâ aynı ülkede yaşamaya devam edeceğiz.
Bu toplumsal gerçeği yok sayarak hareket edersek, kazananın kim olduğunun önemi pek kalmaz; çünkü son tahlilde hepimiz birlikte kaybedeceğiz.
İşte bu sebeple, geçici koltuklarda sürülecek üç günlük dünya saltanatı uğruna; makam, mevki uğruna; toplumsal zemini tahrip edecek her şeyden sakınmamız lazım.
İnsanların milliyetlerinden, inançlarından, kültürlerinden politika üretip, bu farklılıkları bir çatışma zeminine dönüştürmek büyük hatadır, bu hataya artık düşmemiz lazım.
Lâkin ne dediysek, ne söylediysek olmadı.
Halkı ayrıştıran, nefret saçan her türlü politik söylemin, telafisi imkânsız yaralar açacağına dair tüm iyi niyetli uyarılar bile isteye kulak ardı edildi.
Aksine bu kez toplum çok daha keskin hatlarla ayrıştırıldı ve hatta iş, “hainlik, teröristlik” safhasına kadar vardırıldı!
Sonuç?
Malatya'da iki oy daha fazla almak için iki insan katledildi!
İki masuma sandık uğruna, koltuk uğruna kıyıldı!
Şimdi soruyorum:
Bu saatten sonra yapılan sağduyu çağrılarının anlamı gerçekten kaldı mı?
O iki canı geri getirebilecek bir başkanlık var mı?
Geride kalan yetimlerin acısını dindirebilecek bir mevki bulunuyor mu?
Ocağa düşen o ateşi hangi makamdan elde ettiğiniz güç ile söndürebilirsiniz?
“Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları bir tek insanın kanını akıtmaya değmez.” demiş Mahatma Gandhi.
Biz ise bu ülkede, muhtarlık için kavga edildiğini, bir beldenin başkanlık koltuğuna oturmak için cana kıyılabildiğini, kaybedenlerin galipleri kutlamak yerine üzerlerine ateş açabildiğini gördük ne yazık ki…
Sanmayın ki, bu dramdan bir ders çıkarılacak.
Sanmayın ki, sandık sonuçlarının sıcaklığında söylenen “hatalardan ders çıkarma” laflarının bir karşılığı olacak.
Ne ilk defa duyduk bu sözleri, ne de son defa ama her defasında nasıl unutulduğunu çok gördük.
Korkarım ki yine öyle olacak.
Bir ders çıkarılacaksa da, yine yanlış çıkarılacak.
Çünkü siyasal ve toplumsal dengelerin bir tarafın diğer tarafı ezebileceği şekilde bozulduğu, politik rekabetin adaletsizliklerle sürdüğü, gücü elinde tutanların her dilediğini yapma hakkını kendinde görebildiği vasatlarda akl-ı selime kulak verilmez.
İstişarenin değil tek kişinin ya da zümrenin buyruğunun hüküm olduğu, sözün değil gücün kıymete bindiği, hakkın değil çıkarın esas alındığı, ehliyet ve liyakatin değil tarafgirliğin belirleyici sayıldığı zamanlarda sorunların çözümüne yönelik toplumsal mutabakat, ortak akıl ve irade kalmaz.
İşte o yüzden, asıl mesele, sandıktan çıkan sonuçların ne olduğu değil, sandıktan sonra da bir arada yaşamaya devam edecek insanları sosyal, siyasal ve iktisadi adaletin sağlandığı bir sisteme ne şekilde kavuşturabileceğimizdir.
Asıl seçim, bu meseleyi kalıcı bir çözüme kavuşturmayı isteyip istemediğimiz noktasındadır.

YORUM EKLE

banner7

banner6