Topluma Karşı Sarayın Restorasyonu

Bu topraklarda topluma karşı gücün ve iktidarın örgütlendiği kurum olarak saray, Osmanlı’yla başlayıp Cumhuriyet’le birlikte devam eden modernleştirici bir projenin hem öznesi, hem nesnesiydi.
Kurtarılmak için değişmesi; değişmek için değiştirmesi gereken saray, ciddi bir krizle karşı karşıyaydı:
Dünya konjonktörü sarayı muhafaza etmeye daha fazla müsait değildi ve bu saray için atlatılması gereken derin bir krizdi.
Krizden çıkış için başlatılan tüm süreçler, beraberinde kendi çelişkilerini getiriyor; böylece sarayı kurtarma maksadıyla yapılan hamleler her defasında yaklaşan sonu hızlandırmaktan başka bir netice vermiyordu.
Nitekim Sultan Abdülhamid’in mevcut tabloda uyguladığı reel siyaset de uzun bir dönem elde tutulan egemenliğin sürmesine ve hanedanlığın iktidarını koruyabilmesine yetmedi.
Saray her an düşebilirdi.
Osmanlı hanedanlığının egemenliğindeki sınırların hızla daralmasının ardından korkulan son, Batılı güçlerin büyük bir paylaşım savaşı için birbirine girmeleriyle geldi ve saltanat el değiştirdi.
Payitaht ise bürokrasisiyle birlikte İstanbul’dan Ankara’ya taşındı.
Yeni dönemin başat aktörü askerdi.
Bir zamanlar sarayı kurtarmak üzere açılan batılı askeri okullar; sarayın dışında tutulmuş kesimlerden gelen genç subayların kendi iktidarına giden yolun taşlarını döşemişti.
Fakat bu yeni iktidarın aklı da yüzlerce yıldan süzülerek gelen siyasal aklın dışında değildi.
Haliyle aktörleri değişmişse bile saray aklı ve siyaseti miras alınmıştı.
Kısaca aktarılan birkaç yüzyıllık tarihsel süreç elbette buradaki gibi tek boyutlu ilerlemedi; her şey tek bir etken tarafından belirlenmedi.
Fakat burada dikkat çekilmek istenen husus tarihi olayların nasıl geliştiği değil; bu süreçte saray aklının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e tevarüs ettiği gerçeğidir.
Çünkü bu husus, son yüzyıllık kavganın nihai tahlilde hak ve adalet değil, güç ve iktidar kavgasından kaynaklandığını görmek açısından önemlidir.
Diğer taraftan böyle bir okuma, devrimci bir toplumsal muhalefet açısından bu kavganın aktörleri arasında uygulamadaki bazı alanlarda görece değişikliğe rağmen mahiyet itibariyle esastan bir fark olamayacağı iddiasını da içermektedir.
Kesin olansa; sarayla kavgası olmayanın, her kim ya da ne adına olursa olsun, nihai tahlilde tüm çabası tahtta oturanı değiştirmekle sınırlı kalacaktır.
Ve elbette sarayla değil tahttakiyle derdi olanın, hakka ve halka ilişkin adil bir çözüm teklifi olamayacaktır.
Çünkü onun temel itirazı mevcut düzene değil, o düzenin efendilerinedir.
Kavgası da yalnızca kendisi efendi olana kadardır.
Ne zaman efendiliğe terfi eder, tahtını sağlama alır, işte o zaman açıkça anlaşılır ki; o güne kadar toplumun zayıflığına, ezilmişliğine karşı serdettiği eleştirel görüşlerin hepsi eski efendilerine karşı kendisine taraftar toplamak içinmiş.
Burası artık kritik bir eşiktir.
Şayet hak, adalet ve özgürlük gibi bir mücadele niyeti olanlar varsa; böylesi bir anda ya oyunu bozmak için açıkça sarayın karşısında yer alacaklardır; ya da saraya girmeye razı olacaklardır.
Sarayın “nimetlerini” terk edenler; geleceğe hiç değilse bir umut miras bırakma ihtimalini koruyabilir ama saraya girmeyi tercih ettikten sonra verebileceğiniz tüm mücadele, bürokratik bir entrika düzeninde ayağınızın kaydırılmaması olacaktır.
Ayakta kalmanız elbette mümkündür ama kendiniz olarak kalmanız imkânsızdır.
Sarayda kaldıkça düzene uyum sağlarsınız; geçirdiğiniz zamana ve kurduğunuz diyaloga, yakınlığa bağlı olarak saray aklı size de sirayet eder ve bir gün efendi olamazsanız da efendileriniz gibi olursunuz.
 

YORUM EKLE

banner22

banner21