Ya istiklal ya istikbal

       Modern dünyada öne çıkan bir durum mudur, bilmiyorum ama hep yekdiğerini bırakmak istemeyeceğiniz iki seçenek sunuluyor insanlara, toplumlara. Belki son dönemlerdeki teknolojik imkânlar bunu yapmak isteyenlere daha bol imkân sağlıyor belli ki. İşte bu ikili dayatmalardan biri de ‘ya istiklal ya istikbal’ dayatmasıdır.

Şöyle ki:

       İnsanlara, toplumlara şunu söylüyorlar gizli veya açık bir şekilde; ya istikbalinizi tercih edersiniz yani işinizi, imkânlarınızı, çocuklarınızı ve geçiminizi tercih edersiniz buna karşılık istiklalinizden, bağımsızlığınızdan ve özgürlüklerinizden fedakârlık edersiniz. Ya da özgürlüğünüzü, bağımsızlığınızı seçersiniz (Filistin’de olduğu gibi) başınız belalardan kurtulmaz ve alçak sürünürsünüz. Açarsak, bizim size uygun gördüğümüz bağımsızlık ve özgürlüklerden fazlasını istemeniz, size bu dünyaya dar etmemiz için gerek ve yeter sebeptir.

    Fakat şunu açıkça söylemezler (ama yaparlar): Şayet bizim istediğimiz gibi olursanız o zaman da sizi yavaş yavaş avucumuzun içine alır ve geleceğinizi, imkânlarınızı, kaynaklarınızı kendi menfaatlerimiz doğrultusunda sinsice yok ederiz. Bunu yaparken de sizi, sizin içinizden çıkanlarla vurmayı iyi biliriz yani derenin kuşunu, derenin taşı ile vururuz da kendi içinizdekileri suçlamaktan başka bir şey de yapamazsınız.

       Hepimiz biliyoruz ki Kurtuluş Savaşının temel sloganlarından biri şudur: Ya istiklal, ya ölüm. Çünkü onlar biliyorlardı ki bağımsızlık ve özgürlüğünü kaybederek yaşamanın anlamı ölümle eşdeğerdir, hatta daha da beter.

     Yazımızın bu bölümünü şöyle bir paradoksla bitirelim: İstikbalini düşünenler, öne çıkaranlar istiklallerini yani bağımsızlıklarını kazanamazlar; istikballerini kazanamayanlarsa istikballerini kaybederler. Hadi bakalım, şimdi çıkın işin içinden. Çünkü bir bakıma karmaşık bir durum olan bu labirentin içine hapsolmuşuz ve çıkamazsak bu labirentten elimizde kalan sadece koskoca bir HİÇ olacaktır.

Şems-i Tebrizi’den sufilere

        Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

        Kusursuzdur ya Allah, O'nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki, kişi bir şeyi, ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki, hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan'dan ötürü, sevmeden yaratılanı, ne lâyıkıyla bilebilir, ne lâyıkıyla sevebilirsin.

Ahir zaman

Toplumumuzda bir ahir zaman algısı var. Bu nedenle suçu genel olarak o algının üzerine yıkarak kendilerini sorumluluktan kurtarmaya çalışıyorlar insanlar. Aslında doğru anlaşıldığında çok faydalı sonuçlar doğurabilecek bir kavram. Nasıl mı: Her insan kendi yaşadığı zamanı, kendi ahir zamanı olarak algılamalıdır.

Buna göre de her yaptığı işi son işi, her söylediği sözü son sözü gibi söylemelidir. Her kıldığı namazı son namazı gibi kılmalı, her karşılaşmasını son karşılaşma olarak değerlendirmelidir.

Yani özetle her aldığı nefesi son nefesi gibi değerlendirip ona göre hareket etmelidir. Asr Suresinde Yüce Allah içinde bulunulan zamana yemin ederek çıkış yolunu da şöyle gösteriyor: İman edin, hemen peşinden imanın gereği olan salih amel (barışçıl eylemler)i yapın, birbirinizi hak üzere uyarın-tavsiye edin ve bu konudaki zorluklar karşısında birbirinize sabırlı olmayı önerin ki ancak böyle kurtulabilirsiniz, diyor.

      Başka söze gerek var mı?

YORUM EKLE