Yeniden Güvenlik Devletine Doğru

Kabul edelim ki, insan hayatını idame edebilmek için güvenliğe ihtiyaç duyar.
Canının, ailesinin, sevdiklerinin güvenliğinden emin olmak ister.
Lakin insan, insanca yaşabilmek için özgürleşme ihtiyacı da hisseder.
Kendisini özgürce ifade edemediği, iradesini özgürce kullanamadığı bir düzende, baskı altında yaşamak istemez.
Geçmişi bilemem ama günümüz insanı için özgürlük, gerçekten önemli ve öncelikli bir ihtiyaç.
Gelin görün ki, bu devletler için ne önceliklidir ne ihtiyaç…
Devletler, sadece düzenin devamlılığını esas alırlar.
İşte bu noktada devlet ile toplum arasında bir çelişki meydana gelir.
Cumhuriyet tarihinde bu çelişkinin devlet gücüyle nasıl bastırıldığını ve topluma hangi ağır bedelleri ödettiğini gerek darbe dönemlerinden gerekse ara dönemlerden hatırlıyoruz, biliyoruz.
Fakat bu hatırlama ya da bilme hali, gerekli derse dönüşmüş gibi de görünmüyor.
Bunu söylüyorum çünkü 27 mayıs’ı, 12 eylül’ü, 28 şubat’ı sürekli olarak hatırlatan ve bir süredir de yeni bir Türkiye iddiasında bulunan iktidar, aslında geçmişte o dönemlere giden yolun taşlarının döşendiği kaygısı uyandıran adımlar atmaktan imtina etmiyor.
Özellikle, iç güvenlik paketi olarak kamuoyuna gelen ve yasalaşması kuvvetle muhtemel son değişiklikler dikkat çekiyor.
Örneğin, yapılan yasal değişikliklerle, polise daha önce sahip olmadığı yeni yetkiler tanınıyor.
Polise, herhangi bir yargı kararına gerek olmadan, sadece bir amirin sözlü talimatıyla, kişinin üstünü, eşyasını, aracını rahatlıkla arama yetkisi tanınıyor.
Polisin gösteri ve yürüyüşlerde, silah kullanmasını düzenleyen maddenin sonuna eklenen muğlak ifadelerle, insanların can güvenliğini riske sokabilecek yeni bir durum oluşturuluyor.
Toplantı ve gösterilerde insanların gözaltı süresi yeniden uzatılarak, yeni insan hakları ihlallerinin yasal zemini hazırlanıyor.
Diğer maddelerle birlikte düşünüldüğünde, yapılan son düzenlemeler, kişi özgürlüğünü ve temel hakları tehdit edecek, özgürlük-güvenlik dengesini telafisi imkânsız şekilde güvenlik lehine bozacak ve polis devletine geçişin adımlarını oluşturacaktır.
Özellikle Gezi Parkı eylemleriyle birlikte gelişen süreçte, hemen her gösteriye müdahale edilmesi, toplumdaki kutuplaşmayı derinleştirdiği gibi sosyal barışı da tehdit ediyor.
Böyle bir gidişatın kimsenin hayrına olmayacağını ısrarla hatırlattığımız halde, anlaşılan o ki, tarihin tekerrür ettiğini görmeden kimse kendine gelmeyecek, fakat iş işten bir kez daha geçmiş olacak.
İktidar sahipleri şunu anlamalılar ki, ne herkesin onların dilediği gibi konuşma ne de onların istediği kadar eylemesi mümkündür.
İnsanlar, topluluklar, siyasetler elbette ki farklılıklar gösterecektir, hatta birbirine taban tabana zıt da olabilecektir.
Lakin bunları çatışma zeminine çevirmek, toplumsal grupları birbirine karşı cepheleştirmek, yalnızca yeni sorunları beraberinde getirecektir.
Bu gerçeğin geçmişte nasıl işlediğini defalarca gördüğünü iddia eden kadroların başta bulunduğu bir dönemde, aynı hataların tekrar edilmesi, sanıyorum asıl devlet iktidarının başarısı olarak değerlendirilmeli.
Yüzlerce yıllık devşirme siyaseti, başarısını bir kez daha ispatlıyor.
Devlet gücü ve imkanının ele geçirdiğini düşünenler, bununla birlikte ele geçirdiklerini düşündükleri devlet gibi hareket etmeye başlıyor.
Haliyle aktörler değişse de, zihniyet değişmiyor.
İktidardaki efendiler değişse de, iktidar biçimi değişmiyor.
Haliyle gömlek ya da kabuk değişiminden ibaret kalan süreçlere yüklenen büyük anlamların, ne kadar içi boş olduğu, bir sonraki efendiler geldiğinde hatırlanmış oluyor.
Tabi ki bir kez daha iş işten geçtikten sonra…
 

YORUM EKLE