Yüz yıl süren eter

Hayatın içinde olan bazı meseleler, öyle kolay kolay bitmiyor işte. Akıldan geçen düşünceler bitmiyor. Yüreğe düşen duygular, hüzünler, mutluluklar, acılar, sevgiler, nefretler ve kavgalar, bir türlü bitmiyor. Peki ama hayatın içinde olan, sevgi ve saygıya zarar veren, bazı duygu ve kavgalar neden hiçbir vakit sona ermiyor? Dünya, bu kadar güzel, bu kadar geniş iken, neden huzur içinde yaşamayı beceremiyoruz? Ve neden ülkede olan, bugünkü rahatlığı, bugünkü zenginliği, bugünkü özgürlüğü inkar edecek kadar nankör olup, alçaldıkça, alçalıyoruz? 
Oysa, dünya, yavaş yavaş değişiyor iken, dünyanın gözü Türkiye’de iken, bu millet, bir ve beraber olmak zorunda. Bu millet, dünyaya karşı, tek ses olmak zorunda. Ve bu millet, kendi içinde adaletli olup, dünyaya da, adalet yaymak zorunda.
Yani; bu millet, artık gerçek bir Müslüman gibi davranmak zorunda. Zorunda ama, geçen çok yazıda dediğim ve bundan sonra çok defa diyeceğim gibi, biz, millet olarak, çok fazla bozulduk biz. ‘’İslam’ın son kalesi’’ diye övündüğümüz ülkeye, ülke insanlarına bakıyorum da, açıkçası gurur duyacak, pek fazla bir şey bulamıyorum. Zira dünya sahnesinde, haç ile hilal savaşı belli bir hız alıyor iken, Türkiye sahnesinde de, dindarlık laiklik savaşına, hız verilmek isteniyor. Çünkü ne yazık ve ne kadar acı ki; yıllardır Türkiye’de olan, dindar laik savaşı, haç ile hilal savaşının, en büyük, en güçlü ayağıdır.
Zira okuduğum tarih yazılarına ve biriktirdiğim gözlemlerime göre, laiklik adı altında, bu millet İslam’dan koparılmak istenmiş. Laiklik adı altında, okuyup ve o’na göre yaşamak yerine, Kur’an’ı duvara asmayı, Müslümanlık olarak gösterilmiş. Laiklik adı altında, batı, daha doğrusu haçlılar zihniyetini, bu millete, modernlik ve çağdaşlık olarak kabul ettirilmiş.
Tamam, yüz yıl boyunca, ‘’laiklik’’ eteri ile uyutulan bu milletin, yüz yıl sonra yeniden uyandığını, elbette ki ben de görüyorum. Kim, ne derse desin. İsteyen secde secde şükür, isteyen deli gibi küfür etsin. Bu topraklar, fatih sultan Mehmet’in, Abdülhamid Han’ın, bu topraklar, Osmanlı ve İslam topraklarıdır. Ben, öz be öz cumhuriyet çocuğu olduğum gibi, aynı zamanda da ben, öz be öz Osmanlı torunuyum.
Kabul, yüz yıl süren, ‘’laiklik’’ eterinin etkisi, yavaş yavaş geçmeye başladı ve millet, uyanmaya yüz tuttu. Ancak bu uyanışın özünde, ne kadar Osmanlı ve İslam ruhu var? Bu uyanış, yeterli derecede sağlam mı? Ve bu uyanış, ne kadar yerli ve milli? 
Evet, laiklik eterinin etkisi geçiyor gibi görünse de, şimdi ve özellikle gençlerin üstünde, ‘’rahatlık’’ ve ‘’özgüven’’ eterinin etkisi var. Genç arkadaşlar , yedikleri önde, yemedikleri arkada olduğu, dünyayı ceplerinde taşıyıp, dertsiz ülkede yaşadıkları için, şükür nedir, teşekkür nedir, vefa nedir bilmiyorlar. Bence bu, çok daha tehlikeli bir eter.
Bu yüzen, başta devlet olmak üzere, tüm ülke olarak, gençlerle bağ kurmamız gerek. Onlara İslam’ı, şükrü, sabrı anlatmak gerek. Onlara Osmanlı’yı, cumhuriyeti, sansürsüz bir şekilde anlatmak gerek. Eğer bunu yapmazsak, bize ait olmayan zihniyet, gençlerimizi alacak ve bizi gençlerimizle vuracak.

YORUM EKLE

banner7

banner6